Ferhat Uludere ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi

Öykü, roman, tiyatro ya da sinema… Kurmacanın ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan bu türlerin herhangi birinde ürün vermek istiyorsanız Yaratıcı Yazarlık Atölyesi sizin için önemli bir yol gösterici olacaktır. 

Ferhat Uludere tarafından geliştirilen Yaratıcı Yazarlık Atölyesi diğer çalışmalardan oldukça farklı. Uludere’nin bu alandaki saygın üniversitelerin müfredatlarını inceleyerek geliştirdiği metot aynı zamanda Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde Yaratıcı Yazarlık Bölümü’nün iskeletini de oluşturmaktadır. Uludere atölye boyunca üç yıllık bir konservatuvar eğitiminin özünü katılımcılarla paylaşmakla kalmayıp, katılımcıların yazdıkları alıştırmalarda yazdıklarını nasıl bir hikâyeye çevirebilecekleri konusunda yol göstermektedir. Yaptığı yerinde dokunuş ve önerilerle nerede yanlış yaptım hissini de ortadan kaldıracaktır. 

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi boyunca sadece edebiyatın ve öykünün değil, senaryonun ve oyun yazarlığının da sınırlarında gezinip onların biçimlerini de deneyimleme fırsatı bulacaksınız. 

Ferhat Uludere ile yaratıcı yazarlığın detaylarını çalışırken aklınızdaki hikayeleri öykü, roman ve bir filme nasıl dönüştüreceğinizi göreceksiniz.

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi boyunca insanın neden hikaye anlattığından, toplumların sevinçlerini, endişelerini, korkularını nasıl kurmacanın içine kattıklarına, Türkiye’nin sinema ve edebiyat birikiminin gelişirken yaşadığı sıkıntılara ve popülerden klasik anlatıya kadar pek çok alanda ufkunuzu geliştirecek bilgiler de edineceksiniz. 

Kimler Katılabilir

Bu atölye edebiyat severlere ve yazmaya başlamak isteyenlere yönelik bir çalışmadır. Atölyeye katılmak için sadece bir okur olmanız bir yeterlidir. Hangi altyapıdan gelirse gelsin, kurmacaları seven ya da üreten herkese açık bir programdır.

Detaylı bilgi ve kayıt için:

bilgi@yaziciziceki.com

yaziciziceki@gmail.com 

Atölye Süresi
Yaratıcı Yazarlık Atölyesi toplam 8 hafta sürecek ve her çalışma haftada ortalama iki saat sürecektir. 

Başlangıç Tarihi 

6 Ekim 2022 Perşembe / online (Zoom)

  1. grup: 13:00-15:00
  2. grup: 20:00-22:00

Ferhat Uludere Hakkında

2 Eylül 1977 tarihinde Lüleburgaz’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Lüleburgaz Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Bölümü’nde okurken rock müzik ile tanıştı ve öğrenciliğin ilk yıllarından itibaren müzisyen olma hayalleri kurdu. Daha sonra bu hayalden vazgeçip elektrikçilik yaparak kazandıkları parayla Rock Reaction adlı bir müzik fanzini çıkardı. Bu fanzinle birlikte yazı yazmanın büyüsüyle tanıştı ve daha sonra tüm yaşamını kaplayacak olan bu mesleğe ilk adımını atmış oldu. 

1998 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü’ne girdi. MSM’de öğrenciliği sırasında MSM Gazetesi’ni kurdu. Daha sonra gazetenin devam etmesi için çalıştı. MSM’den mezun olmadan, 2002 yılının kasım ayında ilk kitabı Sayıklamalar yayımlandı. Phoenix Yayınları etiketiyle okurla buluşan kitap daha sonra Yitik Ülke Yayınları’nın kataloğunda yer aldı. Sayıklamalar ayrıca Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü’nde bir öğrencinin yazdığı ilk kitaptır. 

Mezuniyetinin ardından Sevin Okyay’ın asistanlığını yaptı. Bu dönemde Sevin Okyay’ın içinde olduğu senaryo ve televizyon projelerinde yer aldı.  

2003 yılının temmuz ayında Beyoğlu Gazetesi’yle birlikte gazeteciliğe başladı. Aynı zamanda dönemin önemli edebiyat dergilerinden biri olan Virgül’de yazılar yazdı. 

2005 yılında ikinci öykü kitabı İslenmiş Aşka Mektuplar yayımlandı. Son dönem yazdığı hikâyeleri bu kitapta bir araya getirdikten sonra 2006 yılında ilk romanı 1001 Fıçı Bira piyasaya çıktı. Bu kitapta “Trakya’nın ortasında büyük bir meyhane olarak” tanımladığı Lüleburgaz’ı anlattı. Kasabanın doksanlı yıllarına Feryat adlı karakterin gözünden bakan roman günümüzde Edisyon Kitap kataloğunda yer almaktadır.   

2005’ten sonra gazeteciliğe daha fazla zaman ayırmak zorunda kaldı. Günlük gazetelerde Kültür Sanat servislerini yönetti. Aynı zamanda hafta sonu eklerini çıkardı. Yazmaya çok zaman ayıramasa da 2010 yılında Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba adlı romanı kaleme aldı. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da bir sahil kasabasını anlatıyordu Ferhat Uludere. Büyülü gerçekçilik akımının tüm özelliklerini taşıyan kitap bu efsaneler ve gerçekleri bir araya getirmekteki başarısıyla dikkat çekiyor. 

Konservatuvar yıllarından bu yana Don Quijote üzerine çalışmalar yapan Ferhat Uludere; 2014 yılında “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi” adlı postmodern bir romana imza attı. Bu romanda Don Quijote, Sancho Panza, Oblomov, Zahar, Coşkun Ermiş, Godot gibi dünya edebiyatının başlıca karakterlerini bir araya getirip farklı bir anlatım biçimi ile yeni bir Don Quijote macerasını okurla buluşturdu.

2018 yılında Son 11 adlı romanıyla Lüleburgaz’ı yine mercek altına aldı ve bu kez kasabayı bir futbol takımı üzerinden anlattı. Kentspor’u merkeze alıp Lüleburgaz’ın otuz yıllık tarihsel sürecini bazen tanıklık, bazen de kurmacanın verdiği özgürlükle yeniden inşa etti. 

2020 yılında Edisyon Kitap’ın kurucusu ve yayın koordinatörü olan Uludere bu dönemde Öykü Gazetesi’ni ağırlaşan koşullara rağmen iki yıl çıkardı. 

2021 yılında Nikâh Sarhoşluğu adlı romanı Edisyon Kitap etiketiyle yayımlandı. Bir baba-oğul hesaplaşmasının yanında toplumsal ritüellerimizi de sorgulayan roman aynı zamanda orta sınıfın ikiyüzlülüğüne de gönderme yapıyordu.   

Virgül ve Bant gibi dergiler başta olmak üzere birçok yayın organında sinema, edebiyat, müzik, tiyatro ve Beşiktaş üzerine eleştiriler yazan Ferhat Uludere günlük gazetelerde yer alan Bir Heves Bir Kalas adlı köşesinde tiyatro eleştirileri, Bi’şey adlı köşesinde ise kültür sanat gündemine ilişkin yazılar yazdı. Çeşitli televizyon programlarında editörlük, metin ve senaryo yazarlığı da yapan Uludere 7’de Sanat, Kültür Sanat Söyleşileri ve Kültür Mantarı adlı televizyon programlarını hazırladı. 

1998 yılında öğrenci olarak girdiği Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde 2014 yılında Yaratıcı Yazarlık Bölüm Başkanı oldu. 


Bir Anı Yazıcının Gerçeküstü Öyküleri

Söyleşi: Beril Erbil

Ayşegül Bostancı’nın ilk kitabı Dünyamın Dibi Monokl Yayınları tarafından yayımlandı. Aslı Canpolat’ın çizimleriyle harmanlanmış bu kitapta gerçeküstü ve karanlık öyküler var. Kitabın ortaya çıkış hikâyesi ve öykülerdeki genel izlekler üzerine yazarıyla keyifli bir söyleşi yaptık.

İlk öykü kitabınızın ortaya çıkış hikâyesi ile başlayalım. Yazmaya nasıl karar verdiniz?  Süreç nasıldı?

Yazmak, başlarda benim için sürekliliği olan bir durum değildi. İnsan yazdıkça ve hikâye anlatabildiğinin farkına vardıkça, tutkusu da artıyor ve yazmaktan keyif almaya başlıyor sanırım. Üretken ve durağan dönemlerim var. Bir şeylerin beni yazmaya itmesi gerekiyor; kendimi doldurmam ve hazır hissetmemle alakalı. Öykü dosyamı hazırlamaya başladığım sıralarda çalışmıyordum ve ruhsal anlamda boşlukta hissediyordum. Hayatımda anlamlı bir şeyler yapmak, üretmek ve kafamda kurduğum dünyayı birilerine aktarmak istiyordum. Çok düşündüğüm, bazı konular, kavramlar, imgeler üzerine kafa yorduğum zamanlardı. Oluşan fikirleri ya da hikâye kırıntılarını anlamlı bir bütün haline getirmem gerektiğini hissederek başladım yazmaya ve bu uzun soluklu bir sürece dönüştü. Sevgili dostum Aslı Canpolat’ın illüstrasyonları da ilham kaynağım oldu. Öykülerimin atmosferiyle Aslı’nın çizimlerinin örtüştüğünü görerek ona birlikte bir proje yapma teklifinde bulundum. İkimiz de bu fikre çok heyecanlandık ve çalışmaya başladık.

Dizi senaryoları yazıyorsunuz. Öykülerinizde ise imge ve metaforları yoğun olarak kullanıyorsunuz. İki alanın birbirini beslediği veya zorlaştırdığı yerler neler?

Yazdığımız senaryolar, yoğun alt metinlerle, imge ve metaforlarla bezeli metinler değil; belli başlı kuralları ve matematiği olan metinler. Ancak birbirinden çok farklı türler gibi görünseler de öykü ve senaryoyu en temelde birleştiren iki unsur kurgu ve diyalogdur diye düşünüyorum. Kendi adıma, aklımdaki bir hikâyeyi sağlam bir kurgu ve iyi diyaloglarla anlatabilmek önemli. Bu açıdan mesleğim, öykücülüğümü geliştirdi ve besledi. Erkek, kadın, çocuk fark etmeksizin pek çok karakteri konuşturmak, öykü yazarken de işime yarayan bir durum oluyor. Zorlaştırdığı yerler de var elbette. Mesela bir şey yazarken aynılaşmaktan korkarım. Neticede sadece ben yani Ayşegül olarak yazabiliyorum, bir başkası olarak değil. Ben ne kadarsam yazdığım da o kadar. Bunun birkaç adım ötesine geçebilmek için de sürekli farklı kaynaklardan, farklı türlerden ve yazarlardan beslenmek gerekiyor.

Ölüm kitaptaki öykülerin ortak izleklerinden. Ölümle bir yazar olarak kurduğunuz ilişkiyi merak ediyorum.

Tesadüfen burada olduğumuza inanıyorum. Hayatımıza özgür irademizle yön verdiğimizi düşünüyoruz ancak çoğunlukla tesadüflere göre şekilleniyor birçok şey. Kitabımda da geçen şöyle bir cümle var, “Sıralı” öyküsünde; “başı olan ama sonu olmayan, ucu açık bir hikâye istiyoruz, bir kere var olduk mu bitsin istemiyoruz.” Bu, ölümü kabullenemediğimiz anlamına geliyor. Günlük yaşantımız içinde her an ölümden kaçınmaya çalışırken, bilinçli bir şekilde ölümü düşünmüyoruz. Geleceğe dair planlar yapıyoruz, belki sağlıklı olmaya özen gösteriyoruz, kendimizi geliştiriyoruz. Hepimiz tesadüfen var olduğumuz bu dünyada yaşama hırsı içindeyiz. Bunu bir hırs olarak görüyorum; yaşamalıyım, var olmalıyım, hiç olmazsa geride bir şeyler bırakmalıyım ki unutulup gitmeyeyim diye korkunç bir istek var içimizde. Bu kadar nadide bir şeyin sonlu olması fikrine katlanamıyoruz. Üzerine düşünülmesi, yazılıp çizilmesi gereken en temel konulardan biri bence. 

“Adagio” adlı öykünüzde sanatla dünyanın sessizliğini bozmaktan bahsediyorsunuz. Öyküde müzik susuyor ama susmuyor aslında. Ve cesaretin korkudan hızlı yayılması konusu var… Sanattan bir değneğiniz olsa onunla nelere dokunmak isterdiniz?

İstisnasız her çocuğun sanatla, edebiyatla, felsefeyle, bilimle iç içe bir hayat yaşama imkânına sahip olmasını isterdim. Dünyanın sessizliğini çocukların cesareti ve yaratıcılığı bozmalı. Belki klişe olacak ama kötü insanları sanatla susturmayı başarabilirsek belki o zaman savaşlar da son bulur. 

“Balık Kadın” öyküsü kırılganlığı yaşayanların dünyaya iyiliği getirebileceğini düşündürttü bana. Ama öykü çok umutlu değil. İnsanlık için karamsar mısınız?

Kitap biraz karanlık ama ben pek çok konuda karamsar değilim aslında, sadece değişime karşı dirençli bir kesim olduğunu düşünüyorum. Ya da belki de her birimizin değişime karşı dirençli bir tarafı var. “Balık Kadın” öyküsünü yazarken evrim, adaptasyon gibi konuları düşünüyordum. O sıralar Aslı’nın farklı formlarda balık çizimlerine denk gelmiştim ve evrimin sembollerinden biri olan ayaklı balık figürüyle bir ilişki kurdum. Yaşadığı ortama adapte olabilmiş bir kadın ve onu kabul etmeyen ama içten içe onun gibi olmak isteyen insanların öyküsü. İnsanlık olarak iyiye doğru mu evriliyoruz bilemiyorum ama değişim, dönüşüm her zaman devam edecek, belki de bunu anlatmak istedim üstü örtülü olarak. 

Bazı öykülerde zamanlar arası geçişler ve döngüsel zaman kavramı dikkat çekiyor. Zamanla kurduğunuz ilişkiden bahsedelim mi biraz?

Kısa vadeli olarak döngüsel, orta ve uzun vadeli olarak doğrusal bir zaman kavrayışımız olduğunu düşünüyorum. Günler birbirinin aynısı ama aylar veya yıllar sonra gerçekleşmesini istediğimiz planlarımız için çabalıyoruz bir yandan da. Döngüsellik, her seferinde başlangıca geri dönmek değil elbette, doğrusalın içinde bir döngüsellikten bahsedebiliriz. Keşke “Yetmiş İki” öyküsünde olduğu gibi kendimize takvimlerden geçmiş seçebilsek ve dönüp orada yaşayabilsek ama maalesef zaman öyle işlemiyor. Şu an okuduğum John Berger’in Fotokopilerkitabında bir cümle dikkatimi çekti. “Ülkenin birinde yaşayan köylüler o kadar pintiymişler ki yattıkları zaman, eskimesinler diye evlerindeki saatleri durdururlarmış.”Zamanı harcamak konusunda pinti olamıyoruz, zamanı depolayamıyoruz ve entropiye engel olamıyoruz. Filozof ya da bilim insanı olmadığım için belki derinlemesine analizler yapamam zamanla ilgili ama oturup hayatlarımızı doğrudan etkileyen bu kavram üzerine düşünmeyi ve yazmayı seviyorum. Zamanı kullanma şeklimiz üzerine değil de daha çok zamanın kendi gizemi, bizde bıraktığı etkiler; şimdi, an, süre, hareket kavramları üzerine düşünmek mesela. 

Kitaba adını veren öyküden yola çıkarak; bir yazar olarak kendinizi bir anı yazıcı olarak görüyor musunuz? Bellek, yazı ve yaşam üzerine düşünceleriniz nedir?

Evet, ben bir anı yazıcı sayılabilirim. Şuradan yola çıkabilirim. Anlatmaktan çok insanları dinlemeyi seviyorum. Bir araya geldiğimizde birbirimize çoğunlukla iyi, kötü, komik anılarımızı anlatırız. Sohbet daha çok buradan ilerler. Başımıza az önce gelmiş herhangi bir olay da anı haline geliyor mesela ve hemen birine anlatma ihtiyacı duyuyoruz. Bu anı kırıntılarını toplayıp farklı bir şeylere dönüştürüp yazmayı seviyorum. Belki bir cümle, belki bir karakter olarak girebiliyorlar öykülerime. Ailemden dinlediğim pek çok hatırayı gerçeküstü bir boyuta taşıyarak kullanmışlığım vardır. Bellek konusunda çok kısa olarak şunu söyleyebilirim, bazı şeyleri unutmak için yapıyorum. Bir film izleyip unutuyorum mesela. Bu şekilde sanki bende, kişiliğimde daha derin izler bırakacağını düşünüyorum. Aslında unutmak hatırlamaktan daha zordur. 

Pek çok öyküde pek çok çağrışımım oldu. Dişilin ölümü, erilin göklere yükselmesi, ölümlüyle ölümsüzün birbirinden ayrıldığı dünyalar; ataerkinin ayrıştırıcı gücü pek çok imgeyle anlatılıyor. Ataerkinin dünyasında dişil gücü nerede görüyorsunuz?

Dişil gücü yaratıcı güç olarak görüyorum. “Evlatlık” öyküsünde yok olmanın eşiğine gelen doğa ananın, kendini kendinden var etmesi gibi mesela. “Ölümsüz” öykümü yazmaya başlamadan önce, ölümlü ve ölümsüz insanların bir arada yaşayabildiği bir dünya hayal etmiştim. Ama bir şekilde ayrılmaları gerekiyordu. Öyküye göre, biz insanlar ölümlülerin yani dişil olanın soyundan geliyoruz, tanrılarsa ölümsüzlerin soyundan. Tanrıları da insanların yarattığını düşünürsek, öyküyü dişilin erili yaratması şeklinde de yorumlayabiliriz. Dünya ataerkinin dünyası olabilir ama o dünyayı yaşanacak bir yer haline getiren dişil güçtür bana göre.

Haydi Hazırlanın Pıtırcık ile Kampa Gidiyoruz!

Özge Doğar

Pıtırcık’ın ailesi bu yıl tatile gitmiyor çünkü Pıtırcık tek başına kampa gidiyor! E siz niye hazırlanmadınız? Hadi, siz de onunla kampa!

Pıtırcık serisinin beşincisi Pıtırcık Kampta, çocuk gözüyle aile ve çocuk ilişkisini irdeliyor. Çocuğa arkadaşlarıyla özel – bağımsız bir zaman diliminin neden gerekli olduğunu anlatıyor. Bunu yaparken de çocuk bakış açısını terk etmiyor. Özgüven geliştirmede aileden bağımsız geçirilen zamanın neden önemli olduğunu vurgulayan kitap, sadece çocuklar için değil ebeveynlerin de okuyabileceği, kendilerine dışardan bakmalarını sağlayabilecek bir kurgu  sunuyor. 

Pıtırcık, bu yıl ailesiyle tatile gitmez, bu onun seçimi değildir, ailesinin kararıdır. Anne ve babası bunu Pıtırcık’a söylediklerinde sevinçten salonun ortasında dans eder. Tuhaf bir durum vardır, kendisi çok sevinirken anne ve babası üzgündür; oysa fikir onlardan çıkmıştır. 

Roman, çocuk, aile ve arkadaşlık ilişkileri üzerinde tekrar düşünmemize vesile oluyor. Yazarı Rene Goscinny bunu Pıtırcık serisinin tümünde bize sorgulatıyor. 

Rene Doscinny, Asterix ve Red Kid serisinden tanıyoruz. Bazı dönemler çizgi film de yazmıştır. 

Sen hiç bulutlara şiir yazdın mı?

Özge Doğar

Tek düzey yaşantılarımızı şiirle süsleyebilir miyiz? Sevgican hayatını şiirle süslemekle kalmıyor sevdiği her şeye de şiirler yazıyor. Buluta, arapbülbülüne, ayakkabıya… Yazdığı şiirlerde herkes kendinden bir şeyler buluyor. Belki de o yüzden şiirleri çok seviliyor. 

Sevgican, sanal dünyanın yapaylığından doğanın canlılığına, hayatın renklerine ve yaşanmışlığına hayran. O yüzden içindeki coşku bir proje dersinde sanata dönüştü, herkesin sevgisini kazandı. 

Yazar Behiç Ak, Bulutlara Şiir Yazan Çocuk’ta  modern dünyanın ve sosyal medyanın tekdüzeliğini, sıkıcılığını mavi bulutlarla dağıtıyor.

İçinden şiirlerin, masalların ve hayallerin geçtiği roman her yaştan okuyucuyu dünyanın grisinden bir süreliğine de olsa uzaklaştırıyor. 

Kitaptan

“Ne işin var burada?” diye sormuşlar arapbülbülüne,

“Savaştan kaçtım” demiş.

“Sadece barışta yaşayabiliyorum ben.

Tıpkı filler,

Güvercinler,

Serçeler,

Kelebekler,

Karıncalar,

Zürafalar,

Ya da…

İnsanlar gibi.”

Bulutlara Şiir Yazan Çocuk, Behiç Ak (Günışığı Kitaplığı)

Peki ya bir sabah ebeveynleriniz sizinle aynı yaşta uyanırlarsa, Annemle Babam Sınıfta!

Özge Doğar

Fanny işte bir sabah tam da bu durumla uyanıyor. Anne ve babası artık kendisiyle aynı yaşta. Bu durumun suçlusu olarak önce kendisini görüyor çünkü okuldan her şikâyet ettiğinde anne ve babası, kendisinin yaşında olmak için neler vermeyeceklerini tekrarlıyorlar ve Fanny her seferinde “Dediğiniz olursa görürüm sizi” diyor. Dileği bu kadar çabuk yerine gelmiş olamaz. Mutlaka bu işte başka bir iş olmalı.

Arnaud ve Florence kızlarıyla birlikte okula gitme kararı alıyorlar çünkü sorunun ne olduğunu bulup eski hallerine dönmek zorundalar. Fakat bu süreç öyle kısa sürmüyor. Fanny’in adadan geldiklerini söylediği kuzenleri yani anne ve babası uzun bir süre onunla birlikte okula gidecek, fen bilgisi dersine girecek, arkadaş ilişkilerinde büyük bir rol oynayacaklar.

Aile içi iletişimi çocuk gözüyle anlatan kitap yetişkinlerin de bir zamanlar çocuk olduğunu göstererek tecrübelerini önemsenmesi gerektiğini ama çocukluktan başlayarak herkesin kendi hayatını biçimlendirdiğini anlatıyor. Yazar Luc Blanvillain, insanları ve koşulları değerlendirirken birden fazla neden olabileceğini ve hiçbir şeyin gördüğümüz gibi olmadığını, duygu ve düşüncelerimizin yaşadıklarımızla değişebileceğini gözler önüne seren heyecanlı ve yüzümüzü gülümseten bir kurgu oluşturuyor.   

Yazar Luc Blanvillain “Dünya benim en büyük esin kaynağım. Sadece onun azıcık daha hızlı dönmesini sağlıyor ya da onu ekseninden birazcık kaydırıyorum” diyor. Genellikle öğrenci, öğretmen ve aile temalarını işliyor.

“Duyarlı kimselerden özür dilerim; ancak gerçeği saptırmadan, olduğu gibi aktarmayı tercih ediyorum.

“Buna bizzat ben yol açtım.

“Daha dün akşam, ikisi de otuz altı yaşındaydı. Normal bir annem ve babam vardı. Bu sabah on bir yaşındalar…

“Yine de bütün kabahatin bende olmadığının altını çizmeliyim. Ebeveynlerimle her zaman layıkıyla ilgilendim. Okullar açıldığında, elimi bırakırken sıcak gözyaşlarına boğulan annemi daima avuttum. Akşamlarım uykudan önce, babamın bana aynı hikâyeyi topu topu üç kez okumasına izin verdim. Oysa iyi bir hikâye, hele de uzun ve yalnız bir gecenin ardından beş-altı kez, her karakteri farklı şekilde seslendirilerek okunmalıdır. Bunu herkes bilir.

“Aslında, belki de fazla yumuşak başlıydım.”

“Umarım burada anlatacaklarım, okumaya cesaret edeceklere bir ders olur. Ebeveynlerin eğitimi son derece zorlu bir iş. Dikkatiniz bir an bile dağılmamalı. Dizginleri biraz saldınız mı, felaket başınıza çöküverir. Haber bile vermeksizin.

“Başıma gelen tam da buydu işte.”

Annemle Babam Sınıfta! – Luc Blanvillain / Türkçeleştiren: Mehmet Erkurt (Can Çocuk Yayınları)

Çocuk Kitap Kulübümüzde 30 Ocak 2021 Cumartesi günü saat 12.00’da Özge Doğar ile Annemle Babam Sınıfta! kitabını konuşuyor, oyunlarla öğretici ve eğlendirici zaman geçiriyoruz.