Yazma Halleri: Bugün Ellemeyin Beni, e mi?

Yazı: Yaprak Karaman

Fotoğraf: Wendelin Jacober

Kuzum, son bir aydır ne oluyor da beni günde üç kere çalıştırmaya başladınız? İki günde bir yatmadan geceleri basıyordunuz düğmeme, ben de gecenin sessizliğinde foş foş ses çıkartarak yıkıyordum tabağı, çanağı. Bir haller var farkındayım. Karşı komşum pilli radyoyu ne zaman açsan, “Corona virüs” deyip duruyor o sesini sevdiğin kız. 

Dünya genelinde durumlar karışmış belli. Sizde de yemek yemek konusunda bir değişiklik var. Doymuyorsunuz anacım! Hele sen. Hayatında yapmadığın tatlıları yapmaya başladın. Kakaolu kek, zencefilli kurabiyeden öteye gidemeyen sen, elmalı turta ile yoğurt tatlısı yaptın en son. Anlarmış gibi “İyice çeksin şerbetini,” falan demeler bir de.

Üç yıldır girmediğin mutfaktan çıkmaz oldun. Neyse senin beyin işi azaldı bu sayede. Hep o yapıyordu yemekleri, dinleniyor şimdi. Bak o temiz çalışıyor, biliyor musun? Senin gibi dağınık değil, azami miktarda kirli çıkarıyor ayrıca. Fakat bugüne kadar bana hiç dokunmadı. Sadece “Temiz mi bunlar?” diyor, temizse alıyor içimden ihtiyacı olanları. 

Sen dağınıksın ama hızlı topluyorsun kirliyi, dağınıklığı. Yalnız vazgeç şu kapağımı ayağınla kapatmaktan, senden görüp kızın da aynısını yapıyor sonra. 

Bugün ikinci kez çalıştırdın beni. Yavrum, yemeyin o kadar çok. Bak evden de çıkmıyorsunuz göbeğiniz çıktı.

Meyve neyinize yetmiyor da türlü türlü tatlılar yapılıyor? Yapmayın evladım öyle şeyler. Bak tarçın var orada, sen tarçınlı su iç. 

Bir de… Ellemeyin bugün beni bir daha, e mi?

Yazma Halleri: Kadının Kıymetlisi

Yazı: Nilgün İleri

Fotoğraf: Jens

Ömrümün ikinci yarısındayım. Cafcaflı görüntüm yavaş yavaş kayboluyor. Ama bütün gücümle çalışıyorum. Neden mi? Çünkü ben kadının kıymetlisiyim. Kıymetlisi dememin bir nedeni var; kadın her çamaşır yıkayışında “bir kadının en büyük yardımcısı” deyip duruyor. Ben de bu güvenin hakkını verebilmek için fabrika ayarlarımı zorlayan bir güç sarf ediyorum. Hatta bazı zamanlar motorumun aniden duruvermesinden korkuyorum.

Size bir sır vereyim mi? Bu kadın hayatıma girdiğinden beri, görevimi programa uygun bir şekilde yerine getirmekten öte çaba sarf ediyorum. Bu da bana huzur belki de mutluluk veriyor. Nereden mi biliyorum, tüm vidalarım, cıvatalarım, somunlarım birbirleriyle uyum içinde dans eder gibi çalışıyorlar.

Eskiyorum, biliyorum. Fakat bu evdeki enerji beni sürekli tazeliyor gibi… Mutluyum, dedim ya… Bu evdeki yerim de çok güzel, her an evdeki yaşamın içindeyim. Bir banyoya kapatılmış değilim. Bazılarımız imalattan şanslı oluyor. Geleni geçeni, olanı biteni izleyebiliyorum. Yalnız bu aralar, yaklaşık bir buçuk aydır gelen geçen azaldı. Kadın ve adam onlardan da rahatsızlar, kızıyorlar “bir evde oturamıyorlar” diye söyleniyorlar. Halbuki gelip geçenlerle selamlaşırlar, konuşurlar hatta eve davet ederlerdi. Peki şimdi ne oldu?

Kendileri de bir yere gitmiyorlar. Daha önceleri kısa süreli giderler, bazen de uzun süre gelmedikleri olurdu; ev derin bir sessizliğe gömülürdü. Kapalı kapıların ardındaki yaşamı hayal eder merakla kadın ve adamın gelmesini beklerdim. Şimdi onlar da benim gibi hiç evden çıkmıyorlar. Ara sıra bahçeye çiçeklerinin yanına gidip hemen eve giriyorlar. Acaba benim hareket eden bir evde yaşama hayalimi şu sıralar anlayabilirler mi? 

Yalnız bu da değil… Son zamanlarda suyumu hep altmış dereceye kadar ısıtıyorum. Oysa daha önceleri kadın çamaşırların cinsine göre sıcaklık seçer, yıkanmış çamaşırları çıkarırken “ohh mis gibi” derdi. Şimdilerde ise “Ohh iyice dezenfekte oldular,” diyor. Sahi bu aralar sürekli dezenfekte, dezenfektan sözcüklerini duyuyorum. Demek ki benim yıkama görevim yanında daha önce hiç fark etmediğim sağlık hizmeti verme gibi bir görevim varmış. Dedim ya size değişik bir dönem; bilinenler önemini kaybederken bilinmeyenlerin farkına varılıyor. İlk on beş gün televizyon sürekli açıktı, kadın bu eve geldiğinden beri ilk defa şahit olduğum bir durum. Aslında televizyon beni hiç rahatsız etmez. Ama kadın adama “Artık dayanamıyorum,” dediği gün, tüm dikkatimi televizyondaki seslere verdim.

“Test sayısı…”

“Vaka sayısı…”

“Vefat sayısı…”

“Entübe sayısı…”

Editörün notu: Evlere kapandığımız günlerde “Yazmak iyi gelir” dedik ve bir araya gelip yazdık, küçük oyunlar oynadık. Kâh güldük kâh hüzünlendik, ama yazının oyun alanında çok keyfili vakit geçirdik. Bu metin evimizle çokça haşır neşir olduğumuz bu zamanlarda acaba evimizdeki eşyalar dile gelse bu günler hakkında ne derlerdi diye sorduğumuzda ortaya çıktı. 

Yazma Halleri: Hayalleri Gözlemek

Yazı: Müge Mersin

Fotoğraf: Andrea Piacquadio

Evimizin kapısı çalar ve ben heyecanla beklemeye başlarım. “İşte benim zamanım geldi, faydalı olabileceğim,” diyerek sevinirim. En çok apartman içinden evin kapısı çalındığında “Aaa. Kim olabilir ki?” merakıyla kullanılırım. Bir de aşağıdan, apartman girişinden kapıyı çalanlar vardır ki ev sahiplerim diyafondan kimin geldiğini öğrenir ve beni kullanmadan kapıyı hemen açıverirler. Fonksiyonu ihmal edilmiş bir detay olarak, kullanılacağım bir sonraki zil sesini beklemeye başlarım. Göze çarpmam. Çünkü hem küçüğüm hem de üzerinde çok fazla zaman harcanacak bir fonksiyonum yok. Genellikle kapının üzerinde ufak, ufacık bir detay olarak varlığımı sürdürürüm.

Bu kadar az kullanılınca ve fazla da işe yaramayınca bir dekor olmanın dışına çıkamam; tek bir istisna dışında. Ev sahiplerimden biri diyafondan apartman otomatiğine bastıktan sonra benden dışarı bakmaya başlar. Aşağıdan gelenin kapıya iyice yaklaşmasını bekler ve kapıyı tam zamanında açar. İşe yaradığım için içim sevinçle dolar. Bilirim ki onunla aramızda farklı bir bağ vardır.

Bu ev sahibim aslında böceklerden çok korkar. Böcek deyince karafatmalardan bahsediyorum. Siyah, büyük olanlarından. Küçük olanlarından da korkar. Hatta sivrisineklerden bile korktuğunu iddia eder. Apartman içindeki böceklerin, evin kapısının açık olduğu sırada, farkına varmadan içeri girmelerinden korkar. Bu nedenle aşağıdan gelenlerin yukarı çıkmasını sabırla bekler ve gözünü bana yapıştırır. Bizim hikâyemiz de burada başlar. Diyafon sağ olsun, kimin yukarı çıkacağını bildiği için bir süre sonra kimin merdivenlerde belireceğini bilir. Oturdukları katın apartmanın ikinci katında olmasından dolayı, gelen kişinin merdivenleri ne kadar sürede çıkabileceğine dair ortalama bir süreyi de tahmin eder sevgili ev sahibim. Bu süre içinde kafasından, gelen kişinin iki katlık merdiven yolculuğu ile ilgili çeşitli hikâyeler uydurur ve akla gelebilecek pek çok olasılığı kurgular. Bazen bu yolculuk süresi kısadır. Hikâyelerden mahrum kalırım ve ardından yalnızlığıma dönerim. Bazen de süre uzar. O zaman hikâyeler uzar, zaman zaman da korkutucu olurlar. İnsan zihninin bilinmezlikler karşısında olumsuzluklara eğilimi var sanıyorum. Ev sahibim de istisna değil. Birkaç saniye gecikme nedeniyle senaryo sayıları artar. Biliyorum çünkü aramızda artık bir bağ var ve gözünü bana yaklaştırınca düşüncelerini bilir hale gelirim.   

Bu gecikmeler sırasında ev sahibimin aklına en çok, gelen kişinin posta kutusu ile uğraşması, ani telefon gelmesi nedeniyle aşağıda oyalanması, komşulardan biriyle karşılaşılması sonucu muhabbet nedenleri gelir. Süre birkaç saniye daha artınca eğlence artmaya başlar. Birinci katın boşluğunda bekleyen canavarların beklenen kişiyi yemesinden endişelenir zaman zaman. Nadiren uzaylılar bile aklına gelir. Karşı komşuları olan amcadan çekinir ve ona yakalanmamaya çalışır. Senaryo canlanmaz kafasında o zaman. Bazı zamanlarda diyafon çalışmaz ve gelenin kim olduğunu bilemeyince alternatifler çoğalır, ben de bu alternatiflerle çoğalmış gibi hissederim.

Son zamanlarda kapımızı çalanların sayısı maalesef azaldı. Ev sahiplerim dışarıya çok az çıkar oldular. Bu son birkaç haftadır dışarından çok az gelen oldu. Bunlardan biri de bir kargo çalışanıydı. O gelince her zamankinden farklı olarak tedirgin bir bekleyiş oldu. Önceki zamanların farklı ve renkli kurguları yerini, “Gelen kargoyu nasıl alayım,” endişesine bıraktı. Gelen kişiden uzak durmalar falan. Bir de artık gelen giden herkesin ellerinde eldiven, yüzlerinde maske var. Alınan her şeyde sanki bir mikrop varmış gibi uzakta tutulup o gelen malzeme ile hemen balkona koşuluyor. Artık eve girenlerin ilk durağı balkon oldu. Bu arada ev sahibim de eve nadir gelenleri beklerken yeni bir senaryo canlandırıyor kafasında. Gelenlerin birinci katta havada uçuşan minicik küreler tarafından yendiğini görüyor. Tamam küçük böceklerden bile korkuyor da bu kadarı fazla değil mi? Bunlar minicik. Üstelik çok da güzel görünüyorlar. Küre şeklindeler ve taçları var, bana oyuncak topları çağrıştırıyor. Ev sahibim ve ben artık daha az zaman geçiriyoruz. Bunun sebebi küçülen, gözle görülemeyen böcekler mi?

Editörün notu: Evlere kapandığımız günlerde “Yazmak iyi gelir” dedik ve bir araya gelip yazdık, küçük oyunlar oynadık. Kâh güldük kâh hüzünlendik, ama yazının oyun alanında çok keyfili vakit geçirdik. Bu metin evimizle çokça haşır neşir olduğumuz bu zamanlarda acaba evimizdeki eşyalar dile gelse bu günler hakkında ne derlerdi diye sorduğumuzda ortaya çıktı. 

Yazma Halleri: Ada

Yazı: İlknur Atalkın

Fotoğraf: Melissa Thomas

Eve ilk geldiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Yüklenip gelmişti beni evin hanımı, daha önce kendisi kolayca monte ediverdiği diğer eşyalar gibi sanmıştı beni de. Evin hanımı dediğime bakmayın hiç sevmez “evin hanımı” gibi lafları. “Evin hanımı, beyi mi olurmuş,” diye atarlanıverir hemen. Susun, duymasın! 

Beceremedi tabii… Eve gelen tesisatçıdan rica etti bizim hanımefendi. Bırak monte etmeyi üst tablamı bile tek başına tutamıyordu, bu neyin havası! Her şeyi kendi başına beceremeyeceğini ne zaman kabul edecek bu kadın bilmem… Bana ihtiyaç var mıydı bu evde onu da anlamamıştım o zaman. Toplama eşyalarla gayet de güzel düzmüşlerdi evi. Esti kafasına gitti, aldı geldi beni bir sabah. Özeniyormuş, o eve yerleşebilirlerse sözü varmış kendisine alacakmış benden bir tane. İyi ki sözünü tutmuş valla! Çok dönüp durdular etrafımda. Çok yediler, çok içtiler, çok güldüler, çok ağladılar tepemde, e varmış ihtiyaç demek…

Kurulmuştum eve o gün. Kurum kurum kurulmuştum hatta evin başköşesine… İlk gecemde yalnızdık bizim hanımla, koydu birasını o da kurum kurum kuruldu benim başköşeme. 

“Ada aldım sana bey!” diye aradı evin beyini. Bayılırlardı başka herkese saçma sapan gelecek esprilere katılarak gülmeye, en çok zor zamanlarda yaparlar bunu aslında ben biliyorum. Onlar hâlâ farkında değil.  

Geçen akşam bunlar yine toplanmış tepemde, ikisi oturmuş ikisi ayakta. Evet evet sadece bey ve hanımdan ibaret değil ev halkı. Bir küçük hanım bir de küçük bey var. Onlar da duymasın “küçük hanım” ve “küçük bey” diye anlattığımı. Analarından daha atarlılar bazen. Susun, duymasınlar! 

Küçük hanım ve küçük beyi özlemişim ben de çok. Az geliyorlardı bu eve. Çok ağladı bizim hanım onlar uzaktayken… Kimse bilmez. Onlarla konuşuyor şen şakrak, telefonu kapattı mıydı başlıyor zırlamaya. Tüm dertler bana kalıyor, anlamıyorum valla… 

Ha ne diyordum… Geçen akşam toplanmışlar yine etrafımda, mecburiyetten evde çabucak toparlanacaklarını bilmedikleri için şaşkınlardı biraz. Günbatımı saatlerinde müziğin sesini açmak yerine televizyonun sesini açıyorlar hanidir. Aynı adam konuşuyordu yine. Sakin güven verici bir sesi vardı, babacan da bir duruşu. Bakanmış. Ne acayip geliyor bu kelime düşününce şimdi bak! Hepimiz ona bakıyoruz halbuki son günlerde. Elinde yeşil bir tablo gösteriyor, rakamlar var üzerinde. O rakamlara bakıp gözlerini kaçırıyor bizimkiler birbirinden, hepsinin bakışını ben topluyorum üzerimde. Dedim ya ben topluyorum tüm dertleri ve sevinçleri bu evde, dertli bakışları topladım o akşam bol bol. Artıyor sayı dedi bir tanesi içine kaçan sesiyle. Uzun süre sustular…

Televizyonu kapattı sonra hangisi hatırlamıyorum ama beydir mutlaka, gitti sonuna kadar açtı müziğin sesini. Hanım ikinci birayı açtı. Kutudan içmeyi hiç sevmez, doldurdu en köpüklüsünden kulplu kocaman bardağa. Küçük hanım kalktı dans etmeye başladı etrafımda, bütün gün okuyup yazdıktan sonra patlardı böyle arada. Küçük bey telefonunu aldı eline, “Terhisleri de uzatmışlar, Yusuf ne yapıyor acaba?” dedi. “Ucuz yırttım,” demedi. 

Hep beraber yırtacaktık inşallah… Havalar biraz daha ısınsın bahçedeki masaya geçip beni de rahat bırakacaklardı. Çıksınlardı tabii ya! İçimi daraltmasın gitsinlerdi tepemden artık! 

Editörün notu: Evlere kapandığımız günlerde “Yazmak iyi gelir” dedik ve bir araya gelip yazdık, küçük oyunlar oynadık. Kâh güldük kâh hüzünlendik, ama yazının oyun alanında çok keyfili vakit geçirdik. Bu metin evimizle çokça haşır neşir olduğumuz bu zamanlarda acaba evimizdeki eşyalar dile gelse bu günler hakkında ne derlerdi diye sorduğumuzda ortaya çıktı. 

Yazma Halleri: Ekmek Yapma Günü

Yazı: Hanife Dündar

Fotoğraf: Marta Dzedyshko

Ne oluyor evde bu aralar hiç anlamıyorum. Hanife garip bir telaş içinde. İki günde bir ekmek yapıp atıyor içime, beni iyice kızdırıp. Neredeyse her gün yaptığı poğaçalara ne demeli. Güveç yaptı geçen gün, inanamadım. Aynı günde bir tepsi börekle birlikte üstelik. Hayır, tanımasam, bilmesem ne üşengeç ne beceriksiz olduğunu mutfakta, hiç şaşırmayacağım. Ama Hanife canım, hiç işi olmaz benimle. Ha! Bir de Zeynep var tabii. Kendi evine taşınalı beri sadece yemek yemeğe gelirdi bizim eve. Şimdilerde ise kekler, tartlar, pastalar pişiriyor benimle. Hatta daha işin bitmedi mi diye sıra çekişmesi yapıyorlar annesiyle. Açık bir mutfaktayım ben, biraz sağa çevirsem bakışlarımı salonu olduğu gibi görürüm. Baba evde ne zamandır. Salt akşamları değil tabii canım, gündüz vakti, her gün yahu! Uzanıyor koltukta, televizyon izliyor. Hasta da değil üstelik. Altmış beş yaş üstü gibi laflar dönüyor aralarında; ne ola ki acep? Yeni tür bir hastalık değildir inşallah. Arada mutfak kısmına geçip yardım ediyor. Hatta hiç yapmazdı bugüne kadar kahvaltıyı baba hazırlıyor artık. Yok artık, diyorsunuz değil mi, vallahi ben de öyle. Evet, sevgili kuzenlerim bu evde ters giden bir şeyler var ve bu beni çok huzursuz ediyor. Birazdan Hanife gelir, bugün ekmek yapma günü. Bizi böyle pencereden pencereye konuşurken görmesin.

Editörün notu: Evlere kapandığımız günlerde “Yazmak iyi gelir” dedik ve bir araya gelip yazdık, küçük oyunlar oynadık. Kâh güldük kâh hüzünlendik, ama yazının oyun alanında çok keyfili vakit geçirdik. Bu metin evimizle çokça haşır neşir olduğumuz bu zamanlarda acaba evimizdeki eşyalar dile gelse bugünler hakkında ne derlerdi diye sorduğumuzda ortaya çıktı.