Tutkun Bazen Adın Olur…

Samuel Langhorne Clemens 1835’te Florida’da doğar. Ailesi Hannibal’e taşındığında Samuel için harika bir dönem başlar. Maceracı kişiliği bu kentteki gemilerle buluşur ve yirmi dört yaşına geldiğinde bir buharlı gemide çalışmaya başlar.

O zamanlar bu gemilerde, sığ ve derin yerleri ayırt etmek için, ucunda kurşundan bir boru olan urganlar sallandırılırmış. Bu şekilde ölçülen derinliğe göre kaptan devam edip etmemeye karar verirmiş. İpte derinlik hakkında fikir veren belli örgüler olurmuş. Bunlara “mark” denirmiş…

Teknelerin ilerleyebilmesi için iki kulaç derinliğe ihtiyaç varmış. Eski İngilizce ile “twain” iki anlamına gelirmiş. Yani eğer mürettebat size “mark twain” diye seslenirse tekneyi ilerletmenin güvenli olacağından bahsettiği anlaşılırmış.

Samuel Clemens kendini bu hayatla o kadar özdeşleştirmiş ki ileride yazmaya başladığında takma ismini “Mark Twain” yapmış.  Bugün Mark Twain, Amerika edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Biz onu bu ismiyle tanıyor ve hala seviyoruz…

gemi

Kısa Yazmak Zordur

kisa_yazmak_zordur

“Kusura bakmayın kısa yazacak kadar vaktim yoktu, ben de uzun yazdım.” diye ünlü bir söz var, bilirsiniz. Bu söz kimi zaman Goethe, kimi zaman Mark Twain, kimi zaman Pascal ile anılır. Asıl sahibini bilmesek de hafızalarımıza kazınmış, kısa yazmanın, kısa yazarak istediğin şeyi anlatmanın değerini en güzel şekilde hissettirmiştir bize.

Şiir edebiyatın doruk noktası ise öykü onu izler. Roman uzun olduğu için kötü veya değersiz değildir hiçbir zaman. O, anlatmak istediğini daha çok karakteri hikayeye katarak bize anlatır. Sözcük tasarrufu esastır. Güzel söz söylemek, başkasının görmediği gözden görebilmek, betimlemeler yapmak ondan aldığımız hazzı arttırır. Herkesin başından geçebilecek bir hikayeyi bir sanat eserine dönüştürür.

Kısa yazmak hayatımızın diğer alanlarında da önemini koruyor. Sürekli bir bilgi akışına tutulduğumuz, kaliteli bilgiye ulaşmak için bilinçli yaklaşmazsak bombardıman içinde paramparça olacağımız bir dünyada yaşıyoruz.

Facebook sayfalarında en çok fotoğrafları beğeniyoruz. Uzun uzun düşüncemizi anlatsak profil fotoğrafı değişikliği kadar fayda etmiyor çoğu zaman. Twitter önemli; ah bir de şu 140 karakter sınırı olmasa. Koyduğumuz ++’lardan yorulduk. Instagram fotoğrafları çok şeker, bir de altına şu dünyaları yazmasalar!

Herkesin vaktinin bu kadar az olduğu zamanımızda bütün bu bilgi kirliliğin arasında fark yaratmak zordur, asla imkansız değil!

Anlatmak istediklerini kağıda dök, gereksizleri ayıkla, tekrar tekrar söylediklerini temizle! Kısa yazmak zordur, kelimelerle oynamak harika!

 

Hikayeler Anlatmak

“Bana hikaye anlatma!”

Tanıdık geldi değil mi? Hep sonuç ister bizim toplumumuz… Dinlemeye vakti yoktur pek. Okumaya da pek olmaz genelde. Ama gene de internette alır soluğunu, sosyal mecralardan laf yetiştirir birbirine.

Hikaye anlatmak kötü bir anlam taşır bu kullanımda. Boş lafları, yalan yanlış şeyleri çağrıştırır.

Oysa hikayeler güzeldir! Üstellik bu lafı edenin de bir hikayesi vardır. Hatta o kişi en çok kendi hikayesini anlatmayı sever. Hele bir de övündüğü bir hikaye ise değmeyin keyfine!

Hepimizin olduğu gibi her şeyin bulunup anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var. Öyle ki ateş etrafında toplanırken mağara duvarlarına resmettiklerimizden başlamışız hikayeler anlatmaya birbirimize. Yetmemiş tragedyalardan öykülere, şarkılardan filmlere farklı biçimlere sokmuşuz onları…

Şimdi etrafına bakmalı herkes! Hayatı yeni hikayelerle deneyimleme zamanı!

hikayeler_anlatmak