Ferhat Uludere ile Yaratıcı Yazarlık 17 Eylül’de başlıyor!

Yazmak öğrenilebilir ve öğretilebilir, nasıl resim, heykel, sinema, fotoğrafçılık öğrenilip öğretiliyorsa…

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölüm Başkanı Ferhat Uludere liderliğinde ilerleyen, 12 hafta boyunca okuyarak, yazarak ve tartışarak, edebiyatın, sanatın, mitolojinin, kahramanların ve hikâyelerin peşinden gideceğimiz bir yazarlık atölyesidir.

Bu atölyede öncelikle öykü üzerinden çalışmaya başlayacağız, ardından roman yazmaya doğru giden aşamaları öğreneceğiz.

Öykü yazının en keyifli ve en iyileştirici alanıdır. Her türle temasta ancak hepsinden uzaktadır. Kendi dilini ve biçimini yaratır. Bazen tüm biçimlere temel olur bazen kendi kulesini inşa eder. Öykü yazmak başlı başına bir yolculuktur ve hemen hemen tüm türlerin temelini oluşturur.

Bu çalışmada Ferhat Uludere ile yaratıcı yazarlığın detaylarını çalışırken aklınızdaki hikayeleri öykü ve romanlara nasıl dönüştüreceğinizi göreceksiniz.

Çalışma boyunca üzerinde durulacak konu ve yöntemler:

  • Karakter yaratmak, tip ve karakterleri ayrıştırmak
  • Zaman ve mekân kullanımı
  • Olay örgüsü
  • Karakterlerin olay örgüsüne yerleştirilmesi
  • Çatışmada öykünün inşası
  • Düğüm ve çözümü
  • Öykünün yapıtaşları üzerinden karşılaştırmalı incelemeler
  • Öykü ve roman yazarken dikkat edilmesi gerekenler
  • Okuma tüyoları
  • Yazı alıştırmaları ve disiplin

Çalışma öncesinde hazırlık olması açısından size bir okuma listesi verilecektir.

Çalışma Tarih ve Saatleri:

17 Eylül – 10 Aralık 2019 arası her Salı / Toplam 12 hafta

Gündüz Ekibi: 12.00-14.00

Akşam Ekibi: 19.00-21.00

Yer: Yazı Çizi Çeki Atölyesi – 116/5 Sokak No:18 B Blok Birlik Apt. D:3 Bornova – İzmir

Bilgi ve kayıt için: 0232 421 61 66 – bilgi@yaziciziceki.com

Ferhat Uludere Hakkında

1977 yılında Lüleburgaz’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Lüleburgaz’da tamamladı. 1998 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü’ne girdi. Sayıklamalar (2002), İslenmiş Aşka Mektuplar (2005), 1001 Fıçı Bira (2006), Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba (2010), Don Quijote’nin Üçüncü Cildi (2014), Son 11 (2018) adlı kitapları yayımlandı.

Birçok yayın organında sinema, edebiyat, müzik, tiyatro ve Beşiktaş üzerine eleştiriler yazan Ferhat Uludere çeşitli televizyon programlarında editörlük, metin ve senaryo yazarlığı yaptı. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde verdiği derslerin yanı sıra Yaratıcı-Yazarlık Bölümü Bölüm Başkanlığı’nı sürdürürken öykü ve roman çalışmalarına devam ediyor.

Yazıya İlk Adım – 5 Eylül’de Başlıyor!

Yazıya İlk Adım, yazmak isteyip yazamayan, yazıya nereden başlayacağını bilemeyen kişiler için tasarlanmış, yaşamla ve yazıyla kurduğumuz bağı anlamlandıran, hikâyelerimizi ortaya çıkaran ve farklı bakış biçimlerini deneyimleten bir potansiyeli ortaya çıkarma atölyesidir. 

Yazmaya hazırlayıcı bu atölye ile yazma kaygısını, korkusunu ve yazmaya başlama konusundaki sıkıntıları yenebilir, yazının iyileştirici gücünden faydalanabilirsiniz.

Bu atölye, anlatımuygulamalar ve yazı alıştırmaları üzerinden ilerler. 

Bu çalışmada, birlikte beyaz kağıtla buluşuyor, onu anlamlandırmaya başlıyor, hikâyelerimizi ortaya çıkarırken yazma korkumuzu yeniyor, yaratıcı yazarlık çalışmaları için bolca malzeme biriktiriyoruz.

Bu çalışmada bol bol yazacağız. Yazarken kendi iç dünyamızı keşfedeceğiz. Neden yazdığımızı ve yazının iyileştirici gücünü anlayacağız. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz hakkında daha önce düşünmediklerimizin farkına varacağız. Yazmamıza engel oluşturan durumları keşfedeceğiz; bu engelleri aşmanın yollarını bulacağız. Yazarak kendimizi ifade etme becerimizi geliştireceğiz. Konu bulmadaki sıkıntıları gidereceğiz. Yazabildiğimizi göreceğiz, yazma becerimizi daha ileriye taşımak istersek yaratıcı yazarlık ve öykü atölyeleri öncesinde üzerinde oynayabileceğimiz birçok malzeme biriktireceğiz. 

Çalışma Tarih ve Saatleri:

5-12-19-26 Eylül 2019 Perşembe – 11.00-13.30 arası (Toplam 10 saat)

Yer: Yazı Çizi Çeki Atölyesi – 116/5 Sokak No:18 B Blok Birlik Apt. D:3 Bornova – İzmir

Bilgi ve Kayıt için: 0232 421 61 66 – bilgi@yaziciziceki.com

Beril Erbil

1982 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun olduktan sonra 2012 yılına kadar perakende sektöründe çalıştı. Kurumsal hayata veda etmesinin ardından 2013’te Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde Sosyal Bilimlerde İnsan Çalışmaları üzerine yüksek lisansa başladı. Bitirme projesini “Franz Kafka’nın Dönüşüm Adlı Eserinde Yabancılaşma” konusunda yaptı.

2015 yılında Yazı Çizi Çeki Atölyesi’ni hayata geçiren Beril Erbil, edebiyat atölyeleri düzenliyor, kurumsal eğitimler veriyor; editörlük, edebiyat ve öykü çalışmalarına devam ederken çeşitli dergi ve gazeteler için yazılar yazıp söyleşiler yapıyor.

Yazar ile Sohbet: İzmir’de Ferhat Uludere’yi Ağırladık

Beril Erbil

Kitap ile Sohbet İzmir’de ilk sezonunun sonuna yaklaşırken entelektüel birikiminden her gün çok şey öğrendiğim, edebiyatını ve kalemini beğeniyle izlediğim Ferhat Uludere’yi İzmir’de Yazar ile Sohbet’te konuk etmenin mutluluğunu yaşadık. Doğan Kitap’tan çıkan son romanı “Son 11” sohbetimizin merkezindeydi. Kasaba insanları, kasaba yaşantısı, doksanlar, futbol ve siyaset ilişkisi, naif insan manzaraları, baba-oğul ilişkileri derken iki saatin nasıl geçtiğini anlamadan sıcacık bir sohbet gerçekleştirdik. Gelin sohbetimizden satırbaşlarına bakalım.

Son 11 Ferhat Uludere’nin altıncı kitabı. Ferhat Uludere bu romanında küme düşmüş bir futbol takımından yola çıkarak bir Trakya kasabasının hikâyesini anlatıyor. Futbol deyince sakın duraksamayın. Çünkü bu romana bir futbol romanı demek büyük haksızlık olur.

Kasaba Yaşantısı ve Kasaba İnsanı

Ferhat Uludere Lüleburgazlı ve bu coğrafyadan beslenen hikâyeler yazmayı seviyor. İki öykü kitabından sonra yayımladığı ilk romanında bir Trakya kasabasını anlatarak kurmaya başladığı anlatı evreni ve yerel dil ‘Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’ ve son olarak da ‘Son 11’’de iyice güçleniyor.

20’li yaşlarında yaşadığı kasabadan İstanbul’a gelerek iki yaşantıyı da deneyimlemiş yazarımız kasaba insanının sıkıntısını ve sıkışmışlığını satırlarında bize aktarırken bu insanların insanlık halleri ve trajedileri ile okuru hüzünlendirirken naiflikleri ve hayata bakış açılarıyla okuru gülümsetiyor. Evet, kitap boyunca derin bir hüzün duyuyorsunuz, bir yandan da hiç beklemediğiniz anlarda gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz. Trajedi ve komedi bir arada. Hayat da biraz böyle değil mi?

Kaybedenlerin Hikâyesi

Ferhat Uludere hikâyenin tamamını Lüleburgaz’ın birtakım değerleri üzerine kurmuş. Karakterlerin isimleri gerçek hayattan alınmış ancak yaşadıkları dönemler, yaşadıkları ve bu kişilerin romandaki kişilikleri gerçek hayattakilerden farklı. Bu değerler tamamen bir kurmaca içinde yoğurulmuş.

Yazarken en keyif aldığı karakteri soruyoruz. Hepsini sevmesine rağmen en renkli karakter olan Tazı Vedat’ı söylüyor ilk önce, Börekçi Mustafa ve diğerlerini saymaya devam ediyor.

Tazı Vedat İzmir ekibinin genellikle en sevdiği karakter bu arada. Vedat kaybetmiş bir futbolcu. Ferhat Uludere hayatla bir türlü barışamamış insanlar üzerinden yapılan kaybedenler mitolojisi yerine gerçekten kaybedenlerin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.

Seksenler – Doksanlar

Kitapdaşlarımızdan Sema Demirsoy “Kaybolan değerlere sahip çıkmak adına böyle bir kitap yazılmış gibi.” diyor. Hakikaten bu günlerden o günlere baktığımızda o günleri daha naif, daha insancıl, daha saf günler olarak anımsıyoruz.

Tabii ki roman sadece bu naiflik üzerinden ilerlemiyor. Bugünlere gelmemizde o dönemlerde yaşananların etkilerini de çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Hatta tüm kitapdaşlarımız bu konuda bir aydınlanma yaşadıklarını dile getiriyorlar.

Futbol

Futbol kitabın önemli konularından biri… Tabii doksanlardan bu yana futbol da hayatımız gibi değişti. Bugün izlediğimiz futbola baktığımızda endüstriyel bir futbol görüyoruz. Ekranlarda ne küçük takımın dokunup hissedebildiğimiz futbolcusu var ne de kazanmak veya kaybetmekten ziyade oynamanın önemli olduğu futbol. “Artık her şey başarıya odaklı. Kaybedenin hikâyesini hep bir kazanan öyküsü üzerinden anlatıyoruz. Doksanlarda kazanan önemli değildi. Kaybedenin hikâyesini anlatmak istiyordum.”

Kitapdaşlarımızdan futbolu içeren bölümlerle ilgili yorumlar geliyor.

Cahide Tüzün; “Ben bir de amigonun yaklaşımından çok etkilendim. İnsanlar için futbolun, stada gelmenin, küfretmenin önemi çok iyi anlatılmış. Ne yapacağını bilmiyor, ama küfretmesi lazım. Çok güzel ifade edilmiş gerçekten.”

Nil Kubalı; “Futbolcuların da insan olabilecekleri aklıma geldi.”

Sema Demirsoy; “Futbol ile ilgili olmasını çok sevdim. Bizim kuşakta futboldan uzakta yetiştim. Yeni yeni futbola yakınlaştığımı hissediyorum.”

Aygül Kaplanseren; “Futbolu hep geçmişten gelen bir arena kültürü olarak aldık. Bu kitaba başlamadan önce toplum üzerinden birtakım eleştiriler bekliyordum, ama burada biraz insan ve birey anlamında ele almışsınız. Kitabı bitirdikten sonra alt kümede veya birinci kümelerde oynayan futbolcuların yaşam tarzları nasıl olur acaba diye düşünmeye başladım, bunlara dönük daha farklı bir bakış açısı sunacağını düşünüyorum. Farklı bir kapı açtı.”

Futbol gibi Edebiyat da Bir Oyun

Ferhat Uludere edebiyatı da bir oyun alanı olarak görüyor. Üçüncü romanı ‘Don Quijote’nin Üçüncü Cildi’’nde oyun konusunda zirve yaptığını da ekliyor. “Kitapta Don Quijote, Oblomov, Zahar, Sanco Panza, Coşkun Ermiş gibi birçok edebi karakter oturup bir handa Godot’yu bekliyorlar ve bunlar üzerine şekilleniyor hikâye… O karakterler nasıl bir araya gelir diye eğlenirken böyle deneysel bir roman çıktı ortaya.”

‘Son 11’’de de hikâye zamanını parçalama ve bölme üzerine çalışmış Ferhat Uludere. Hikâyenin gerçek zamanı 10-15 dakika ve o anda aslında hiçbir şey olmuyor. Ancak roman bize yaklaşık 30 yıllık bir süreci anlatıyor.

Sohbet Sürüyor

Babaların çocuklarıyla ilişkilerinden de bahsediyoruz bol bol. Trakya yaşantısından ve inşa ettiği yerel dilden konuşuyoruz. Bu kadar erkeğin olduğu bir romandan arda kalan kadın hikâyelerini merak ediyoruz. Yazma ritüellerinden, Son 11’in yazım sürecine, diğer romanlarından etkilendiği yazarlara kadar sorularımızı sıralıyoruz.

Kitapdaşlardan

Nil Kubalı; “Müthiş detaylar vardı. En baştaki baba-oğul ilişkisini okurken, babasının bakışıyla ben kitabın içine giriverdim, onlardan biri oldum.”

Ayşegül Pulathan; “Tamamen erkek kurgu üzerine bir kitap. Efsun ve Ayla naif, hoş tasvirler. Erkeklerin hal ve hareketleri, birbirleriyle diyalogları, davranışları, maçtakilerin aslında küfrederken de ne kadar saf olabildikleri, çaresizlikleri… Erkek bakışını görmek kadın olarak iyi geldi. Erkeğin de zor durumda olabildiğini, derinde ince duyguları olduğunu çok güzel vermişsiniz.”

Selda Çokbilen; “Bir şeyi okurken hep kadın gözüyle baktığımız için empati kurmak çok kolay oluyor. İç dünyaları açısından bakmıyoruz erkeklere, bilmiyoruz da.”

Cahide Tüzün; “Özellikle esnaf tasvirlerinde gözümün önünde canlandı karakterler. Çok başarılıydı gerçekten.”

Nilgün İleri; “Türkçesi, anlatım ve ifade harika… Beni çeken yer ve zamandan öte insanlık durumu. Beni ağlatan da insanlık durumu ve o anlatım. Sizin kitabınız eğer yarına kalacaksa o insanlık durumu o gün de insanları etkileyecek.  Sizi bu yönden çok başarılı buldum.”

‘Son 11’ Görme Engelliler için Okunacak

Biz İzmir ekibi olarak sevgili Ferhat Uludere’yi ağırlamaktan çok mutlu olduk. Onu yeni tanıyanlar mütevazı ve samimi bir yazarla tanışmaktan büyük keyif aldılar; yeni okuyanlar ise yeni bir yazar keşfetmekten…

İzmir ekibi olarak bir de güzel haberimiz var. Kitapdaşlarımızdan Sema Demirsoy Son 11’i görme engellilere okunması için ilgili kütüphaneye ulaştırmış. Okuru, dinleyeni bol, yolu açık olsun…

Kendi Sesini Neden Duyurmak İstiyorsun?

Söyleşi: Beril Erbil

Melike İnci’nin son romanı Aşk Sıraya Girmez geçtiğimiz Nisan’da Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Sondan başlayan bir üçlemenin ikinci romanı olan kitap, diyaloglarla örülmüş kurgusuyla dikkat çekiyor. Yazı Çizi Çeki Atölyesi’nin ilk adımlarından beri desteğini hissettiğimiz sevgili Melike İnci’yle yazma serüveni, yazma rutinleri, yazının iyileştirici gücü üzerine küçük bir söyleşi yaptık.melike-inci-800x533

“Ben size doğum gününüzü sorarım, siz portakalı anlatırsınız” ile başlayan yazma serüveninden biraz bahseder misin?

Bu soruyla bu kadar zaman sonra karşılaşacağımı hiç ummuyordum açıkçası. Dikkatine hayran kaldım. Portakalı anlatmadan önce de yazdım elbette. Hatta ilk öykülerim hep şiddet gören kadınları anlatıyordu. O öyküler kim bilir hangi defterde şimdi. Geçici atamayla gelen bir öğretmenin bizi oyalamak için verdiği alıştırmalar. Sonra yukarıdaki cümleyi sarf eden öğretmenle bağımsızlığımızı ilan etmiştik. Arkadaşlarımın yazdığı metinler de gayet iyiydi, ama ben yazmadan duramadım. Duramazdım da… Hani susmayan tipler vardır ya sınıflarda, biz de birbirimize uzun mektuplar yazmadan duramazdık. Biz dediğim de Yasemin Pichler’le ben. Yan sınıflardan arkadaşlarımız bizim yazışmaları ödünç alıp okumaya bayılırlardı. Yasemin’in de benim de edebiyattan uzak kalma ihtimalimiz pek yoktu. Kalmadık da… O Almanca – Macarca – İtalyanca – Türkçe dilleri arasında çeviri yapıyor ve dilimize çok önemli iki eseri kazandırdı bile. Benim de hikâyemi az çok biliyorsun. Üniversiteye devam ettiğim dönemde bir süre mektup ve günlük dışında bir yazma eylemim olamadı, ama devam zorunluluğum sona erdiği andan itibaren yazmadan duramadım. Şiire yakın, şiir olmayan metinlerden, yavaş yavaş kurmacanın dünyasına geçiyordum. İlk roman girişimim 2002 yılındaydı. Tam kendimi kaptırıp yazarken bir noktada durdum. Bir şeyi yanlış yapıyordum. Bu arada elime ne geçerse okumaya devam ediyordum: Çağdaş yazarların kitapları, klasikler, popüler kitaplar, kendi keşfettiklerim. Kendi yazdığıma ısınamadım. Karakterlerin geçmişi ile ilgili bir yerde takılı kalmıştım ve çok araştırma yapmam gerekiyordu. Gelişi güzel de yazamazdım. Böylece o dosyayı bir daha elime almadım. Yine aynı senenin sonunda depresif bir anımda ilk otobiyografik romanımı yazıp bir zarfa koydum. 2003 yılında Alarm dergisine dört hafta konuk oldum. Sonra yine kendi kendime yazmaya devam ettim. 2007 yılında Kırılma Anları üçlemesinin ilk paragrafını bir deftere yazdım. Sonra karakterlerin kimler olduğunu, ilk roman için nasıl bir hazırlık yapmam gerektiğini planladım. Yukarıda bahsettiğim girişim gibi yarıda kalmasını istemiyordum. Sonrası malum…

Okudukça ve yazdıkça dönüşen bir kalemden bahsediyorsun. Yazmak içimizdeki yaratıcı ruhu nasıl ortaya çıkarır?

Yazar ortaya yeni bir şey koymak istiyorsa mecburen yaratıcı olmaya çalışacaktır. İşin kötüsü yazılmış eserlerin sayısını düşünürsek ortaya çok yeni bir şey koymak da çok zor. Burada kendi dilini oluşturma, farklılığını poetikası üzerinden gösterme gibi etkenlerin rolü büyük. Bunu büyük bir sorumluluk olarak görüyorum ve öncelikle o ruhu okuyarak, düşünerek beslememiz gerektiğini düşünüyorum.

Yazmanın iyileştirici gücü hakkında ne düşünüyorsun? Otobiyografik romanlar açısından da yorumlayabilir misin?

Elbette yazanı da okuyanı da iyileştirdiğini düşünüyorum. Kurmaca yazarken zaten düşünceler başka bir dünyaya, başka insanlara odaklanıyor. O süreç, herhangi bir kişisel sorun varsa, kendinden uzaklaşıp soruna nesnel bakmaya imkân tanıyor. En azından benim deneyimim böyle.

Otobiyografik romanlar açısından düşününce iyileştiriciliğini benim inkâr etmem mümkün değil. Depresyonun derinliklerinden o zarfa koyup kaldırdığım roman sayesinde çıkabildim. Sanırım tüm kızgınlıklarımı ve kırgınlıklarımı kusmuştum. Dört gün hiç durmadan toplamda otuz – otuz beş bin sözcükten oluşan bir roman yazmıştım. Sonra da rahat bir uyku çekip sanki hiç o bunalımlı dönemi geçiren kişi ben değilmişim gibi tatile çıkmıştım.

Yazma rutinlerin nelerdir?

Buna daha önce bir söyleşide kısa bir yanıt vermiştim: Yazmaya oturuyorum, yazıyorum. Bu kez öyle yapmıyorum. Her şeyden önce mutlaka her gün yazmak gerekiyor. Bu yüzden çantamda mutlaka bir defter ve kalem bulunuyor. Bazen günün yoğunluğundan gelen elektronik postalara bile yanıt vermediğim oluyor; ama mutlaka bir şey yazıyorum.

Her ne kadar önceden planlasam da yazmakta olduğum kurmaca metnin içinde çıkmaz sokaklara girdiğim zamanlarda sevdiğim bir şeyi Türkçe’ye çeviriyorum. Çeviri yaparken insan kendi dili hakkında çok fazla düşünüyor.

Tabii okumak da yazma eyleminin bir parçası. Her gün en az iki saat okuyorum. Cuma, Cumartesi ve Pazar bu süre çok artabiliyor.

İyi edebiyat sence nedir?

İyi edebiyat evrensel edebiyattır. Yuvarlak bir yanıt vermişim gibi duruyor; ama başka bir şey düşünemiyorum.

Yazma atölyeleri hakkında neler düşünüyorsun?

O atölyelere katılmış biri olarak yazma atölyelerini düzenleyen kişilerin yazarı serbest bırakabildikleri, herhangi bir kalıpla ya da türle sınırlandırmaya çalışmadıkları sürece yazma disiplinini edinme, kendi rutinini belirleme açısından çok faydası olduğunu düşünüyorum.

Herkes yazabilir mi?

Herkes yazabilir. Herkes yazıyor zaten…

Yazmaya gönül vermiş kişilere tavsiyelerin nelerdir?

Yine klasik bir yanıt vereceğim: Çok okumak. Çok okumak, çok çeşitli okumak ve bu okumaların sonucunda kendi sesini neden duyurmak istediğin üzerine çokça da düşünmek gerekiyor.

Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak… – İzmir

Aralık’ta Ferhat Uludere ile edebiyatın sonsuz coğrafyasında keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz: Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak…

“Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak” edebiyatın sonsuz coğrafyasında usta yazarların ve en az onlar kadar usta roman ve öykü kahramanlarının ışığında ilerleyen bir yazma macerasıdır. Bu yolculuk boyunca Aristoteles’ten Borges’e Don Quijote’den Duras’a kadar birçok yol arkadaşımız olacak yanımızda. Elimizden tutacak, yol gösterecek ve bazen de bize kızacaklar. Kısacası hem okuyacak hem de yazacağız… Birbirimizin hatalarına bakacak birbirimizin eksiklerini tamamlayacağız…

Atölye boyunca Aristoteles’in Poetika adlı eseriyle başlayıp çeşitli okuma ve yazma çalışmaları yapacağız… Bazen tavan arasında eski sevgilisine rastlayan bir kadın olacağız, bazen ekonomisi çökmüş Amerika’da elma toplayacağız. Don Quijote’nin saldırdığı yeldeğirmenlerinin altında soluklanıp Alef’ten dünyaya bakacağız.

Yazma alıştırmalarımızın yanı sıra bir hikaye yazmak için izlenecek yolda ustaların ışığında ilerleyeceğiz… Bazılarımız kendini anlatacak, bazılarımız bambaşka bir dünyanın kapısını aralayacak. Çok tartışacak, çok gülecek, çok eğlenecek, ama yine de edebiyatın ciddiyetinden taviz vermeyeceğiz…

“Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak” aynı zamanda iyi bir okur olma yolunda atılmış bir adım olacak. Metinlerin şifrelerini çözerek yazarların sırlarına vakıf olacağız.

“Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak” adlı çalışmamız 8 saatlik bir zaman dilimine yayılacak. İki günde 4’er saatlik çalışmalarla ilerleyecek…

Bu sefer İzmir’deyiz!

İyi bir okur olma yolunda da önemli bir adım olan bu atölyede yerinizi mutlaka alın!

Tarih: 17-18 Aralık 2016

Saat: 10.00-14.00

Yer: Piyano Butik Ofis

Adres: 1481 Sokak (Kilise Sokağı – Alsancak İskele karşısındaki sokak) No:9 Alsancak-İzmir

Katılım: 10 kişi

ferhat-uludere-yaziciziceki-atolye