Peki ya bir sabah ebeveynleriniz sizinle aynı yaşta uyanırlarsa, Annemle Babam Sınıfta!

Özge Doğar

Fanny işte bir sabah tam da bu durumla uyanıyor. Anne ve babası artık kendisiyle aynı yaşta. Bu durumun suçlusu olarak önce kendisini görüyor çünkü okuldan her şikâyet ettiğinde anne ve babası, kendisinin yaşında olmak için neler vermeyeceklerini tekrarlıyorlar ve Fanny her seferinde “Dediğiniz olursa görürüm sizi” diyor. Dileği bu kadar çabuk yerine gelmiş olamaz. Mutlaka bu işte başka bir iş olmalı.

Arnaud ve Florence kızlarıyla birlikte okula gitme kararı alıyorlar çünkü sorunun ne olduğunu bulup eski hallerine dönmek zorundalar. Fakat bu süreç öyle kısa sürmüyor. Fanny’in adadan geldiklerini söylediği kuzenleri yani anne ve babası uzun bir süre onunla birlikte okula gidecek, fen bilgisi dersine girecek, arkadaş ilişkilerinde büyük bir rol oynayacaklar.

Aile içi iletişimi çocuk gözüyle anlatan kitap yetişkinlerin de bir zamanlar çocuk olduğunu göstererek tecrübelerini önemsenmesi gerektiğini ama çocukluktan başlayarak herkesin kendi hayatını biçimlendirdiğini anlatıyor. Yazar Luc Blanvillain, insanları ve koşulları değerlendirirken birden fazla neden olabileceğini ve hiçbir şeyin gördüğümüz gibi olmadığını, duygu ve düşüncelerimizin yaşadıklarımızla değişebileceğini gözler önüne seren heyecanlı ve yüzümüzü gülümseten bir kurgu oluşturuyor.   

Yazar Luc Blanvillain “Dünya benim en büyük esin kaynağım. Sadece onun azıcık daha hızlı dönmesini sağlıyor ya da onu ekseninden birazcık kaydırıyorum” diyor. Genellikle öğrenci, öğretmen ve aile temalarını işliyor.

“Duyarlı kimselerden özür dilerim; ancak gerçeği saptırmadan, olduğu gibi aktarmayı tercih ediyorum.

“Buna bizzat ben yol açtım.

“Daha dün akşam, ikisi de otuz altı yaşındaydı. Normal bir annem ve babam vardı. Bu sabah on bir yaşındalar…

“Yine de bütün kabahatin bende olmadığının altını çizmeliyim. Ebeveynlerimle her zaman layıkıyla ilgilendim. Okullar açıldığında, elimi bırakırken sıcak gözyaşlarına boğulan annemi daima avuttum. Akşamlarım uykudan önce, babamın bana aynı hikâyeyi topu topu üç kez okumasına izin verdim. Oysa iyi bir hikâye, hele de uzun ve yalnız bir gecenin ardından beş-altı kez, her karakteri farklı şekilde seslendirilerek okunmalıdır. Bunu herkes bilir.

“Aslında, belki de fazla yumuşak başlıydım.”

“Umarım burada anlatacaklarım, okumaya cesaret edeceklere bir ders olur. Ebeveynlerin eğitimi son derece zorlu bir iş. Dikkatiniz bir an bile dağılmamalı. Dizginleri biraz saldınız mı, felaket başınıza çöküverir. Haber bile vermeksizin.

“Başıma gelen tam da buydu işte.”

Annemle Babam Sınıfta! – Luc Blanvillain / Türkçeleştiren: Mehmet Erkurt (Can Çocuk Yayınları)

Çocuk Kitap Kulübümüzde 30 Ocak 2021 Cumartesi günü saat 12.00’da Özge Doğar ile Annemle Babam Sınıfta! kitabını konuşuyor, oyunlarla öğretici ve eğlendirici zaman geçiriyoruz.



2021’de de Hayata Edebiyat Katıyoruz!

“Bu 2021’in ilk yazısı. 

Sessiz bir yılbaşı geçirdik. Birçoğumuz için hiç deneyimlemediğimiz türde buluşmalar yaşadık; bir araya gelemeyenler online ziyaretler yaptı birbirine, görüntülü konuşmalar gerçekleşti, hep dışarıda olanlar bu kez evi deneyimledi, hep evi tercih edenler için bile ya eksik ya buruktu bu yılbaşı…

Yine de herkesin süslenip püslenip, akşama yılbaşı için bir şeyler hazırlayıp akşam yemeğinde masanın başına geçmesi hem hayata ve alışkanlıklarımıza bağlılığımızı gösterdi hem de umuda olan ihtiyacımızı. Evet, 2020’nin takvimden gitmesiyle birlikte hayat bir anda bambaşka olmayacaktı ama insan umut etmeden yaşayamıyordu. Olanı başka şeylerle anlamlandırıp geleceğine bir ışık istiyordu. Önümüzde nasıl uzanacağını bilmediğimiz bir yılımızın güzel olmasını bekliyordu.

2020’nin başından bu yana hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyordu. Evet, hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Her şeyden önce biz değiştik. Bu değişim belli ki yenilerine gebe ve ister istemez değişeceğiz; fırtına devam ediyor. 

Hiçbir değişim, hiçbir büyük fırtına kolay atlatılmıyor; ama içinden geçebilirsek güçlendirmeyi başarıyor bizi. Öldürmeyen şey güçlendiriyor misali…

Geleceği planlayamıyoruz ama onu bugün yaptıklarımızla, hissettiklerimizle, düşündüklerimizle, eylemlerimizle yaratıyoruz. 

Hayat kıymetli; yaratıyoruz onu. Yarattıklarımız kıymetli; ince ince güçlü bağlarla örüyoruz. Bağlarımız kıymetli; hayatı anlamlandırıyoruz. Döngü döngü dönüşüyoruz.”

Hayata edebiyat katmaya devam ediyoruz!

** Bu yazı Beril Erbil’in İz Gazete’de 30 Ekim 2021 tarihinde yayımlanan köşe yazısından kısaltılmıştır.

Çocuk Kitap Kulübü: Küçük Prens – 16 Ocak

Çocuk Kitap Kulübümüzü Antoine de Saint-Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabı ile devam ettiriyoruz.

16 Ocak 2021 Cumartesi günü saat 11.00’da çocuklarımız sevgili öğretmenimiz Özge Doğar ile buluşmak isterse yerinizi şimdiden ayırtabilirsiniz.

* Kontenjanımız 8 kişi ile sınırlıdır.

Bilgi ve kayıt için: bilgi@yaziciziceki.com

Boğulmamak İçin – George Orwell

Yazı: Cahide Tüzün

Suyun altında nefesimiz tükenirse bir an önce çırpınarak su yüzüne çıkmak ve ciğerlerimizi en derinlerine kadar kadar hava ile doldurmak isteriz. Bunu yaparken de çok fazla düşünmeyiz, refleks olarak yaparız. Ama insan sadece suyun altında nefessiz kalmaz ki! En son ne zaman “nefes alamıyorum, boğuluyorum” cümlesini kurdunuz kendi kendinize veya kurmaya bile cesaret edemediniz? Hem de 2020 yılı içinde!

İşte modern hayatlarımızda nefes alamadığımızı hissettiğimiz zamanlarda sığındığımız, hücrelerimize temiz hava doldurup yeniden yaşam enerjisi verecek yer çocukluğumuz, anılarımız, geride bıraktıklarımız, çocuklukta tutku ve sevgi ile yaptığımız, bize huzur ve dinginlik veren şeyler. Korkmadan, endişe duymadan, zamanı ölçmeden, bir şeylere yetişmeye çalışmadan. Çocukluğumuzun geçtiği yere gidip bazı şeylerin değişmediğini görmek onlara tutunabilmek büyük bir lüks hızla değişen dünyada. 

Romanın kahramanı George Bowling, 1938’de Hitler’in ve yeni bir savaşın ayak seslerinin Londra’da sıradan insanlar tarafından bile hissedilirken, entelektüel ve soylu kesim tarafından ciddiye alınmadığı bir dönemde, tekdüze, ruhsuz ve mutsuz bir evlilik ve iş hayatının ortasında sıkışmış kalmış orta yaşlı bir adam olarak bir anda çocukluğunun geçtiği kasabaya gitmeye karar verir. Nefes almaya, yeniden umuda ihtiyacı vardır. Ancak 20.  yüzyıl, sanayileşmek, şehirleşme, 1. Dünya Savaşı’nın etkileri kasabayı tanınmaz hale getirmiştir.

Orwell’in detaylı ve güçlü tasvirlerle gözümüzde canlandırdığı kasabanın eski hali, daha doğrusu Bowling’in anılarındaki hali okurken bizleri de kendi çocukluğumuzdan bugüne unuttuğumuz kaybettiğimiz şeyleri hatırlamaya, düşünmeye sevkediyor. Aynı zamanda, acaba çocukluğumuz anılarımızdaki halinde mi kalsın, bugünkü halini görmeye cesaretimiz var mı, gerek var mı gibi pek çok soruyu beraberinde getiriyor.

Ancak Orwell’in ustalıkla gösterdiği şey; savaşın, modernleşme ve sanayileşmenin bir toplumu ve dolayısıyla bir insanı nasıl dönüştürdüğü. Mizahi bir dille hicvettiği toplumsal gerçekler de, insan ilişkilerine dair tespitler de 82 yıl sonra 2020 yılında hâlâ geçerliliğini koruyor maalesef.  Bu da George Orwell’in neden çağının ötesine geçebildiğini, neden hâlâ en etkili yazarlar arasında gösterildiğini ama daha önemlisi çok iyi bir gözlemci olduğunu, gördüklerini, yaşadıklarını büyük bir tutku ile kayıt altına almak için yazdığını gösteriyor.

Engin Geçtan’ın “Mesela Saat Onda” Adlı Romanı Üzerine…

Yazı: Cahide Tüzün

Mesela Saat Onda” Engin Geçtan’ın İstanbul’da hepimizin çevresinde bulunan, tanıdığımız, tanıyabileceğimiz sıradan insanlardan oluşturduğu karakterleri, zaman ve mekanı bükerek birbirlerinin hikâyelerinin içinde rastgele (!) ama aynı zamanda birbiri ile bağlantılı bir şekilde hareket ettirdiği macera romanı tadında okunan, Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitabı.

Roman aslında bize insanı, her bir insanın ne kadar derin, karmaşık ve anlaşılmaya muhtaç hikâyeleri olduğunu, bu hikâyelerin birbirlerine dokunduğunu ve birbirini etkilediğini; her insanın geçmişinden taşıdığı yaraları, zaafları, takındığı maskeleri, içine hapsolduğu ilişki çemberleri olduğunu ve bir gün -genellikle tesadüfen- insanın konfor alanından çıkabileceğini, kendisinden hiç beklenmeyecek şeyler yapabileceğini anlatıyor. Hayatın kitabı aslında biz yaşarken bizim tarafımızdan yazılıyor. Biz hem yazar hem kahraman olarak; ister başrolde ister figüran şeklinde ama illaki kendi hikâyemizin içinde yer alıyoruz.

Her bir insanın hayatı “anlatsan roman olur” tadında aslında. Her birimiz kendi hayatımızın hikâyesini, yaşarken yazıyoruz çoğunlukla ve fark etmeden. Bilerek veya bilmeden aldığımız kararlar, yaptığımız tercihler, girdiğimiz yollar ve rastladığımız insanlar hep birlikte hayatımızı oluşturuyor. Biz yaşarken aslında o anda olayları inşa etmeye devam ediyoruz ve etkilemeye. Hem kendi hayatımızı hem de başkalarının hayatını… Yakın çevremizdekileri de hiç tanımadığımız insanlarınkini de. Ancak günlük hayatın koşturmacasında genellikle bu anda yaşamayıp, ya geçmişin değiştiremediğimiz keşkelerinin arasında veya geleceğin bilmediğimiz belirsizliklerine hükmetme çabası içinde planlar bolluğunda yaşıyoruz. Böyle olunca da şu AN’da kendimiz olabiliyor muyuz? Eylemlerimizin sorumluluğunu alıyor muyuz? Hayatı hep erteliyor muyuz? Yoksa taktığımız maskelerin arkasında alıştığımız şekillerde yaşamaya devam mı ediyoruz?  

Yazıldıkça yaşanan veya yaşandıkça yazılan bir kitap yazmış Engin Geçtan, aynı hayat gibi. Kitapta zaman doğrusal değil, döngüsel. Kitabın içinde kitap var, hayatın içinde hayatlar, her bir karakterin hikâyesinin içinde başka hikâyeler ve hayatlar var, her bir karakter başka bir hikayeye dokunuyor ve değiştiriyor.

Aslında içinde yaşadığımız hayatı ve sıradan insanları, birbrileri ile rastgele çakışan ilgi çekici hikâyeleri ile karşımıza çıkarmış ve okuyucu olarak bizleri de kitabın içine girmeye davet etmiş. Romanı okurken bazı karakterler ile kendimizi özdeşleştiriyoruz, yani kitabın içine giriyor ve o kahramanların arasına karışıyoruz, düşünüyoruz, sorguluyoruz, yargılıyoruz, şaşırıyoruz ve en sonunda kendi hayat hikâyemizin hem yazarı hem kahramanı olduğumuzu fark ediyoruz.