Bir Anı Yazıcının Gerçeküstü Öyküleri

Söyleşi: Beril Erbil

Ayşegül Bostancı’nın ilk kitabı Dünyamın Dibi Monokl Yayınları tarafından yayımlandı. Aslı Canpolat’ın çizimleriyle harmanlanmış bu kitapta gerçeküstü ve karanlık öyküler var. Kitabın ortaya çıkış hikâyesi ve öykülerdeki genel izlekler üzerine yazarıyla keyifli bir söyleşi yaptık.

İlk öykü kitabınızın ortaya çıkış hikâyesi ile başlayalım. Yazmaya nasıl karar verdiniz?  Süreç nasıldı?

Yazmak, başlarda benim için sürekliliği olan bir durum değildi. İnsan yazdıkça ve hikâye anlatabildiğinin farkına vardıkça, tutkusu da artıyor ve yazmaktan keyif almaya başlıyor sanırım. Üretken ve durağan dönemlerim var. Bir şeylerin beni yazmaya itmesi gerekiyor; kendimi doldurmam ve hazır hissetmemle alakalı. Öykü dosyamı hazırlamaya başladığım sıralarda çalışmıyordum ve ruhsal anlamda boşlukta hissediyordum. Hayatımda anlamlı bir şeyler yapmak, üretmek ve kafamda kurduğum dünyayı birilerine aktarmak istiyordum. Çok düşündüğüm, bazı konular, kavramlar, imgeler üzerine kafa yorduğum zamanlardı. Oluşan fikirleri ya da hikâye kırıntılarını anlamlı bir bütün haline getirmem gerektiğini hissederek başladım yazmaya ve bu uzun soluklu bir sürece dönüştü. Sevgili dostum Aslı Canpolat’ın illüstrasyonları da ilham kaynağım oldu. Öykülerimin atmosferiyle Aslı’nın çizimlerinin örtüştüğünü görerek ona birlikte bir proje yapma teklifinde bulundum. İkimiz de bu fikre çok heyecanlandık ve çalışmaya başladık.

Dizi senaryoları yazıyorsunuz. Öykülerinizde ise imge ve metaforları yoğun olarak kullanıyorsunuz. İki alanın birbirini beslediği veya zorlaştırdığı yerler neler?

Yazdığımız senaryolar, yoğun alt metinlerle, imge ve metaforlarla bezeli metinler değil; belli başlı kuralları ve matematiği olan metinler. Ancak birbirinden çok farklı türler gibi görünseler de öykü ve senaryoyu en temelde birleştiren iki unsur kurgu ve diyalogdur diye düşünüyorum. Kendi adıma, aklımdaki bir hikâyeyi sağlam bir kurgu ve iyi diyaloglarla anlatabilmek önemli. Bu açıdan mesleğim, öykücülüğümü geliştirdi ve besledi. Erkek, kadın, çocuk fark etmeksizin pek çok karakteri konuşturmak, öykü yazarken de işime yarayan bir durum oluyor. Zorlaştırdığı yerler de var elbette. Mesela bir şey yazarken aynılaşmaktan korkarım. Neticede sadece ben yani Ayşegül olarak yazabiliyorum, bir başkası olarak değil. Ben ne kadarsam yazdığım da o kadar. Bunun birkaç adım ötesine geçebilmek için de sürekli farklı kaynaklardan, farklı türlerden ve yazarlardan beslenmek gerekiyor.

Ölüm kitaptaki öykülerin ortak izleklerinden. Ölümle bir yazar olarak kurduğunuz ilişkiyi merak ediyorum.

Tesadüfen burada olduğumuza inanıyorum. Hayatımıza özgür irademizle yön verdiğimizi düşünüyoruz ancak çoğunlukla tesadüflere göre şekilleniyor birçok şey. Kitabımda da geçen şöyle bir cümle var, “Sıralı” öyküsünde; “başı olan ama sonu olmayan, ucu açık bir hikâye istiyoruz, bir kere var olduk mu bitsin istemiyoruz.” Bu, ölümü kabullenemediğimiz anlamına geliyor. Günlük yaşantımız içinde her an ölümden kaçınmaya çalışırken, bilinçli bir şekilde ölümü düşünmüyoruz. Geleceğe dair planlar yapıyoruz, belki sağlıklı olmaya özen gösteriyoruz, kendimizi geliştiriyoruz. Hepimiz tesadüfen var olduğumuz bu dünyada yaşama hırsı içindeyiz. Bunu bir hırs olarak görüyorum; yaşamalıyım, var olmalıyım, hiç olmazsa geride bir şeyler bırakmalıyım ki unutulup gitmeyeyim diye korkunç bir istek var içimizde. Bu kadar nadide bir şeyin sonlu olması fikrine katlanamıyoruz. Üzerine düşünülmesi, yazılıp çizilmesi gereken en temel konulardan biri bence. 

“Adagio” adlı öykünüzde sanatla dünyanın sessizliğini bozmaktan bahsediyorsunuz. Öyküde müzik susuyor ama susmuyor aslında. Ve cesaretin korkudan hızlı yayılması konusu var… Sanattan bir değneğiniz olsa onunla nelere dokunmak isterdiniz?

İstisnasız her çocuğun sanatla, edebiyatla, felsefeyle, bilimle iç içe bir hayat yaşama imkânına sahip olmasını isterdim. Dünyanın sessizliğini çocukların cesareti ve yaratıcılığı bozmalı. Belki klişe olacak ama kötü insanları sanatla susturmayı başarabilirsek belki o zaman savaşlar da son bulur. 

“Balık Kadın” öyküsü kırılganlığı yaşayanların dünyaya iyiliği getirebileceğini düşündürttü bana. Ama öykü çok umutlu değil. İnsanlık için karamsar mısınız?

Kitap biraz karanlık ama ben pek çok konuda karamsar değilim aslında, sadece değişime karşı dirençli bir kesim olduğunu düşünüyorum. Ya da belki de her birimizin değişime karşı dirençli bir tarafı var. “Balık Kadın” öyküsünü yazarken evrim, adaptasyon gibi konuları düşünüyordum. O sıralar Aslı’nın farklı formlarda balık çizimlerine denk gelmiştim ve evrimin sembollerinden biri olan ayaklı balık figürüyle bir ilişki kurdum. Yaşadığı ortama adapte olabilmiş bir kadın ve onu kabul etmeyen ama içten içe onun gibi olmak isteyen insanların öyküsü. İnsanlık olarak iyiye doğru mu evriliyoruz bilemiyorum ama değişim, dönüşüm her zaman devam edecek, belki de bunu anlatmak istedim üstü örtülü olarak. 

Bazı öykülerde zamanlar arası geçişler ve döngüsel zaman kavramı dikkat çekiyor. Zamanla kurduğunuz ilişkiden bahsedelim mi biraz?

Kısa vadeli olarak döngüsel, orta ve uzun vadeli olarak doğrusal bir zaman kavrayışımız olduğunu düşünüyorum. Günler birbirinin aynısı ama aylar veya yıllar sonra gerçekleşmesini istediğimiz planlarımız için çabalıyoruz bir yandan da. Döngüsellik, her seferinde başlangıca geri dönmek değil elbette, doğrusalın içinde bir döngüsellikten bahsedebiliriz. Keşke “Yetmiş İki” öyküsünde olduğu gibi kendimize takvimlerden geçmiş seçebilsek ve dönüp orada yaşayabilsek ama maalesef zaman öyle işlemiyor. Şu an okuduğum John Berger’in Fotokopilerkitabında bir cümle dikkatimi çekti. “Ülkenin birinde yaşayan köylüler o kadar pintiymişler ki yattıkları zaman, eskimesinler diye evlerindeki saatleri durdururlarmış.”Zamanı harcamak konusunda pinti olamıyoruz, zamanı depolayamıyoruz ve entropiye engel olamıyoruz. Filozof ya da bilim insanı olmadığım için belki derinlemesine analizler yapamam zamanla ilgili ama oturup hayatlarımızı doğrudan etkileyen bu kavram üzerine düşünmeyi ve yazmayı seviyorum. Zamanı kullanma şeklimiz üzerine değil de daha çok zamanın kendi gizemi, bizde bıraktığı etkiler; şimdi, an, süre, hareket kavramları üzerine düşünmek mesela. 

Kitaba adını veren öyküden yola çıkarak; bir yazar olarak kendinizi bir anı yazıcı olarak görüyor musunuz? Bellek, yazı ve yaşam üzerine düşünceleriniz nedir?

Evet, ben bir anı yazıcı sayılabilirim. Şuradan yola çıkabilirim. Anlatmaktan çok insanları dinlemeyi seviyorum. Bir araya geldiğimizde birbirimize çoğunlukla iyi, kötü, komik anılarımızı anlatırız. Sohbet daha çok buradan ilerler. Başımıza az önce gelmiş herhangi bir olay da anı haline geliyor mesela ve hemen birine anlatma ihtiyacı duyuyoruz. Bu anı kırıntılarını toplayıp farklı bir şeylere dönüştürüp yazmayı seviyorum. Belki bir cümle, belki bir karakter olarak girebiliyorlar öykülerime. Ailemden dinlediğim pek çok hatırayı gerçeküstü bir boyuta taşıyarak kullanmışlığım vardır. Bellek konusunda çok kısa olarak şunu söyleyebilirim, bazı şeyleri unutmak için yapıyorum. Bir film izleyip unutuyorum mesela. Bu şekilde sanki bende, kişiliğimde daha derin izler bırakacağını düşünüyorum. Aslında unutmak hatırlamaktan daha zordur. 

Pek çok öyküde pek çok çağrışımım oldu. Dişilin ölümü, erilin göklere yükselmesi, ölümlüyle ölümsüzün birbirinden ayrıldığı dünyalar; ataerkinin ayrıştırıcı gücü pek çok imgeyle anlatılıyor. Ataerkinin dünyasında dişil gücü nerede görüyorsunuz?

Dişil gücü yaratıcı güç olarak görüyorum. “Evlatlık” öyküsünde yok olmanın eşiğine gelen doğa ananın, kendini kendinden var etmesi gibi mesela. “Ölümsüz” öykümü yazmaya başlamadan önce, ölümlü ve ölümsüz insanların bir arada yaşayabildiği bir dünya hayal etmiştim. Ama bir şekilde ayrılmaları gerekiyordu. Öyküye göre, biz insanlar ölümlülerin yani dişil olanın soyundan geliyoruz, tanrılarsa ölümsüzlerin soyundan. Tanrıları da insanların yarattığını düşünürsek, öyküyü dişilin erili yaratması şeklinde de yorumlayabiliriz. Dünya ataerkinin dünyası olabilir ama o dünyayı yaşanacak bir yer haline getiren dişil güçtür bana göre.

Ölüm, Yaşam ve Yolculuk

Yazı: Beril Erbil

Olga Tokarczuk’u Neşe Taluy Yüce çevirisiyle 2020 yılında Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı romanını okuyarak tanımıştım.

Polonya’da büyüyen, psikoloji eğitimini Polonya’da tamamlayan, burada Carl Jung üzerine çalışan ve üniversite sonrası evlenip yine Polonya’nın bir kasabasına yerleşen Olga Tokarczuk, klinik psikoloji alanında uzmanlaşmış, uyuşturucu bağımlıları ve alkoliklerle çalışmış bir psikolog. Ancak kariyerinin daha başlarında terapist olmak için fazla nevrotik olduğunu düşünerek Londra’ya bir seyahat ayarlamış, ardından Londra’da biraz İngilizce öğrenip çeşitli işlerde çalışmış ve yine Polonya’ya dönerek kendini tamamen yazmaya vermiş. 

Kısa öykülerle edebiyat dünyasına adımını atmış, Flights romanı ile 2018 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. 

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanını elime alışımda romanın ilgi çekici hikâyesinin yanında 2018 yılında yazarına verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nün de etkisi vardı. Romanı bitirdiğimde ise Olga Tokarczuk’u biraz daha yakından tanıma ihtiyacı hissetmiş, William Blake’i yeniden ve başka bir gözle okumak için heveslenmiştim. Ancak Tokarczuk hakkında okuduğum Türkçe yazılar romandan anladığıma ve romanın içimde titrettiği noktaya pek de yakın değildi. Böylece Olga Tokarczuk hakkında başka kaynaklar aramaya başladım. Hatta bu roman üzerine birkaç söyleşisinden bir derleme yapıp Türkçeleştirdim. 

Söyleşinin bir yerinde Tokarczuk şöyle diyordu. 

“Hikâyeler anlatıyorum ve bunu dürüstçe yapmaya çalışıyorum ki insanlar onlarla ilgilensin ve onlardan zevk alsın. Ama bunu yapma sebebim her şeyden önce, onların zihinlerini genişletebilmek, huzursuz olmalarını ve şimdiye kadar doğal olarak gördüklerini sorgulamalarını sağlamak.”

Evet, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde benim üzerimde tam da böyle bir etki yaratmıştı. Romanın tekinsiz ve soğuk kuzey atmosferi ile kahramanımızın yaşamı savunması son derece etkileyiciydi ve bende iz bırakan romanlardan biri oldu. 

Olga Tokarczuk okuma listemde hızlıca yerini aldı ancak onunla ikinci buluşmamız Ekim 2021’de yine Timaş Yayınları tarafından Neşe Taluy Yüce çevirisiyle yayımlanan Son Hikâyeler adlı romanıyla oldu.

ÜÇ UZUN HİKÂYE, PARÇALI ANLATI

Kitabın kapağında “roman” olarak belirtilmiş ama aslında kitapta üç uzun hikâye var. Bu hikâyeler birbirinden asla kopuk değil, ama birbirine bağlı demek için de epey dikkatli bir okuma istiyor okurdan. Ancak bağlantıları kaçırsanız bile bu hikâyeleri birbirinden bağımsız hikâyeler olarak okumanız da mümkün. Kitapta her hikâye kapak tasarımından da anlaşılacağı gibi üç kuşaktan bir kadına ait; anne, anneanne ve kız. Tokarczuk bu kitabında bir açıdan söyleşisinde söylediği gibi “doğal olarak gördüklerimizi sorgulamaya” çağırıyor, bir açıdan da görmeyi o kadar istemediğimiz, tabu kavramlardan biriyle karşılaştırıyor bizi: ölüm.

Yazar bize parçalı ve dağınık bir anlatı sunuyor bu kitapta. Okurun dikkatini sadece bağlantıları kurmak için değil, anlatıyı takip etmek için de istiyor. Çevirmeninin Tokaczuk kitaplarına dönük bir yazısında ise yazarın bu parçalı anlatımları sebebiyle epey eleştiri aldığından bahsediliyor. Ancak bu parçalı anlatımın, hikâyeler arası sıçramalar, zaman atlamaları, verilen boşluklar, semboller aracılığıyla okurun zihninde büyük boşluklarla birlikte geniş bir tahayyül ve düşünce alanı açtığını da söylemek gerekiyor. 

ÖLÜMLE KARŞILAŞMA

Üç ayrı bölümde üç kadın kahraman farklı şekillerde ölümle yüz yüze geliyorlar. İlk hikâyede kendi ölümüyle burun buruna gelen Ida var.

“Ölüm denemesi -ani, beyaz bir sessizlik. Korku, ancak yüreğin çarpmasıyla çıkıyor ortaya ve hareketin, çırpınmanın ritmin düşmesinin bir sonucu bu. Heyecan her zaman bedenin herhangi bir durumu sonucunda ortaya çıkar, asla başka bir şey değil, diye keşfediyor Ida. Kalp durduğunda korku kayboluyor.”

İkinci hikâyede kocasının ölümüne tanıklık eden Paraskeva var.

“O öldü, ben de gidip yattım. Çünkü artık hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum; ne onu diriltebilir, ne kendim ölebilirdim. Oysa uyku, olayların arasına yumuşak sınırları inşa etmeyi iyi becerir. Günün sonunda uyku ortaya çıkmasa, herhangi bir şey gerçekten ne başlar, ne de biter.”

Üçüncü hikâyede ise Maja başkalarının ölümlerine tanıklık ediyor. Ancak bu bölüm daha çok bir yolculuğu anlatıyor bana. Yazar ilk kahramanını kendi ölümüyle, ikincisini ötekinin ölümüyle karşılaştırdıktan sonra üçüncü kahramanını başkalarının ölümleriyle karşılaştırıyor. Ölüme bakışın açısını değiştiriyor. 

BELLEK, BEDEN, SADE VE GÜÇLÜ TASVİRLER

Ölümün varlığının yanında yaşamın devamlılığı, bellek ve beden en çok üzerinde durulan kavramlardan. 

Ancak ölüm her hikâyede açılan boşluklardan, bellekte beliren anılardan çok daha geniş bir anlama teslim ediyor kendini.

Bu kitapta beni en çok etkileyenlerden biri de Tokarczuk’un doğayla bütünleşmiş anlatısı oldu. Doğa dışarıda ona hükmettiğimiz ayrı bir parça olarak durmuyor, insan doğanın bir parçası olarak onunla birlikte ve uyum içinde yaşamayı beceriyordu. 

“Yıldızları iyi görüyorum. Hareketlerini gözlüyorum; dönüyorlar, ama çok yavaş, sabırlı olmak gerek; kışın bu dört ladin ağacını büyük genişçe çizilmiş M harfine benzetiyorum, üstlerinde, kuyruklu bir daire, yıldızlardan bir uçurtma, iple tutturulan bir balon sıkı örülmüş bir yuva var. Gökyüzü evimizin üzerinde dans eden bir etek gibi dönüyor. Yerden dansı seyrediyoruz.” 

Bir diğer nokta ise yazarın bedene dönük tasvirleriydi. 

“İşte rahim -karanlık bir tünel ve sonunda etin kanlı kıvrımlarında küçük sarımsı bir damla görülür, hani -inci gibi- o tünelden dışarı ve aşağıya kayar, bir süre sonra pişmanlıkla etli duvarları soyulmaya başlar, kanlı tabakalar halinde düşerler ve yapışkan bin kan damlasına dönerler.”

Dağınık anlatıları sevenler, doğayla birliğimizi ve dünya üzerindeki yolculuğumuzu düşünmek isteyenler için Tokarczuk’un 2004 yılında yazdığı Son Hikâyeler iyi bir seçim olabilir.

2021’de de Hayata Edebiyat Katıyoruz!

“Bu 2021’in ilk yazısı. 

Sessiz bir yılbaşı geçirdik. Birçoğumuz için hiç deneyimlemediğimiz türde buluşmalar yaşadık; bir araya gelemeyenler online ziyaretler yaptı birbirine, görüntülü konuşmalar gerçekleşti, hep dışarıda olanlar bu kez evi deneyimledi, hep evi tercih edenler için bile ya eksik ya buruktu bu yılbaşı…

Yine de herkesin süslenip püslenip, akşama yılbaşı için bir şeyler hazırlayıp akşam yemeğinde masanın başına geçmesi hem hayata ve alışkanlıklarımıza bağlılığımızı gösterdi hem de umuda olan ihtiyacımızı. Evet, 2020’nin takvimden gitmesiyle birlikte hayat bir anda bambaşka olmayacaktı ama insan umut etmeden yaşayamıyordu. Olanı başka şeylerle anlamlandırıp geleceğine bir ışık istiyordu. Önümüzde nasıl uzanacağını bilmediğimiz bir yılımızın güzel olmasını bekliyordu.

2020’nin başından bu yana hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyordu. Evet, hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Her şeyden önce biz değiştik. Bu değişim belli ki yenilerine gebe ve ister istemez değişeceğiz; fırtına devam ediyor. 

Hiçbir değişim, hiçbir büyük fırtına kolay atlatılmıyor; ama içinden geçebilirsek güçlendirmeyi başarıyor bizi. Öldürmeyen şey güçlendiriyor misali…

Geleceği planlayamıyoruz ama onu bugün yaptıklarımızla, hissettiklerimizle, düşündüklerimizle, eylemlerimizle yaratıyoruz. 

Hayat kıymetli; yaratıyoruz onu. Yarattıklarımız kıymetli; ince ince güçlü bağlarla örüyoruz. Bağlarımız kıymetli; hayatı anlamlandırıyoruz. Döngü döngü dönüşüyoruz.”

Hayata edebiyat katmaya devam ediyoruz!

** Bu yazı Beril Erbil’in İz Gazete’de 30 Ekim 2021 tarihinde yayımlanan köşe yazısından kısaltılmıştır.

Sene 2020*

*Beril Erbil’in İz Gazete’de 24 Ekim 2020 tarihinde yayımlanan yazısıdır.

Beril Erbil

Geçen hafta yazımı “Hikâyelere sarınalım” diyerek bitirmiştim. Başlığı da böyle koymuştum ki vurguyu daha çok yapabileyim, hikâyeler bizi ayakta tutsun, bize güç versin. Gördüm ki hakikaten öyle olmuş. Geçen haftaki yazım çok daha geniş bir kitleden ve her zamankinden farklı kişilerden güzel mesajlarla döndü bana. Evet, hikâyeler bize güç veriyor, bizi ayakta tutuyor. İyi ki!

Hayatın eşzamanlılığı öyle güzel ki tam da sizler o yazıyı okuyup bana yazarken ben arkadaşlarımla birlikte bizi salgın dönemi boyunca birbirine daha çok bağlayan ve bizi ayakta tutan hikâyeleri elime almış, yazarlarının gözlerinin içindeki mutluluğu izliyor, onların heyecanını paylaşıyordum. 

Hayat salt iyi veya salt kötü değil. Her şeyi zıddıyla birlikte barındırıyor. Hele bu içinden geçtiğimiz zamanlar gösterdi ki; insan aynı anda birçok duyguyu çok derinden yaşayıp anlık dalgalanmalarla birinden diğerine geçebiliyor, üzüntüden sevince, coşkudan hüzne, öfkeden özleme… Hüznün azalmazken coşkun artabildiği gibi kaygın bitmeden umudun yeşerebiliyor. Bize de tüm duygularımızı kucaklayıp onlarla dans etmekten keyif almak düşüyor. Hayat böyle bir şey… Yaşam böyle bir hikâye…

Salgın döneminde tüm bu hızlı dalgalanmalara rağmen hayata tutunmaya, düzenimizi korumaya ve yeni koşullara göre yenisini kurmaya çalışırken bizim de sığınağımız edebiyat oldu. 

Ferhat Uludere ile uzun süredir yaratıcı yazarlık atölyelerinde bir araya geliyoruz. Onun İstanbul’da Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ilk dersini anlatmasının üzerinden on yılı aşkın zaman geçmiş, edebiyata ve yazı alanına emeği yirmi yıldan fazla; İzmir’de Yazı Çizi Çeki’de yaptığımız ilk ders 2016’da, dün gibi… Bu süreçte edebiyata ve yazmaya gönül vermiş birçok kişi ile tanıştık, onların yazın yolculuklarına eşlik ettik, çok güzel dostluklar kurduk. Yazı atölyeleri bugünün edebiyat mahfilleri…

Daha önce de bu mahfilimizden ortak öykü kitapları hazırlamıştık. 2020’de salgın, zamanımızın ortasına düşmüşken ve hayatlarımızı farklı farklı alanlarda etkilemeye başlamışken bu kez bu zamana tanıklık etmek için bir araya geldik. Bir bölümü yazdıklarını ilk defa basılı görecek 11 öykücü salgının etkilediği alanları, yaşadıklarını, duyduklarını, öngörülerini kurgu yetenekleriyle birleştirdiler, Edisyon Kitap heyecana ortak oldu ve ortaya salgını kendine zemin alan öyküleri barındıran Sene 2020 çıktı.

“Değişen yaşamların, farklı gelecek tahayyüllerinin, ateşlenen ve yarım kalan aşkların, kendini bulmaların, yalnızlıkla baş etmelerin, bilinmeyen benliklerle karşılaşmaların, komplo teorilerinin, şehrin ve kenar mahallelerin, yakın tarihimizin, küresel bir dünyanın ve zihnimizdeki sınırsız evrenlerin hikâyelerinden oluşuyor Sene 2020…”

Bu kadar tatsız haberin arasında bir de salgın hikâyesi mi okuyacağım diye düşünenlerdenseniz bir daha düşünmenizi öneririm. Bunun birkaç sebebi var.

Salgının başında birçoğumuz geçmiş salgınların hikâyelerine odaklandık. Edgar Allan Poe’nun salgını bazen karakter bazen zemin olarak kullandığı öykülerini okuduk, araştırdık. Albert Camus’nün Veba’sında sorular sorduk, cevaplar aradık. Bilimkurgunun, distopyanın dehlizlerinde dolandık. Hikâyelere sarıldık.

Bilmediklerimize cevap bulabilmek kadar düşünmediğimiz yönden de düşünebilmekti amacımız. Algımızı genişletebilmekti. Kendi bakışımızdan öte bir açıdan bakabilmekti.

Ve dediğim gibi hayat sadece iyi veya kötü, siyah ya da beyaz değil. Yaşamın ölümle iç içe geçmesi gibi, her şeyin tezatıyla var olması gibi zeminde ne olursa olsun yaşam umudu içinde barındırıyor. Bu öyküler de…

İzmir’den, İstanbul’dan ve Ankara’dan 11 yeni öykücünün; Ceylin Erbak Aytekin, Didem Arslan, Elif Çelikkayalar, Faden Müge Mersin, Gözde Beyazıt, Kaan Öztürk, Meral Zeynep Elçin Oral, Müge Yücelsin, Reşat Eraltuğ, Yaprak Karaman ve Zehra Kazlı’nın bu heyecanlı yolculuklarına davet ediyorum sizleri…

Beril Erbil ile Yazıya İlk Adım 7 Mart’ta Başlıyor!

Yazıya İlk Adım, yazmak isteyip yazamayan, yazıya nereden başlayacağını bilemeyen kişiler için tasarlanmış, yaşamla ve yazıyla kurduğumuz bağı anlamlandıran, hikâyelerimizi ortaya çıkaran ve farklı bakış biçimlerini deneyimleten bir potansiyeli ortaya çıkarma atölyesidir. 

Yazmaya hazırlayıcı bu atölye ile yazma kaygısını, korkusunu ve yazmaya başlama konusundaki sıkıntıları yenebilir, yazının iyileştirici gücünden faydalanabilirsiniz.

Bu atölye, anlatımuygulamalar ve yazı alıştırmaları üzerinden ilerler. 

Bu çalışmada, birlikte kağıtla buluşuyor, onu anlamlandırmaya başlıyor, hikâyelerimizi ortaya çıkarırken yazma korkumuzu yeniyor, yaratıcı yazarlık çalışmaları için bolca malzeme biriktiriyoruz.

Bu çalışmada bol bol yazacağız. Yazarken kendi iç dünyamızı keşfedeceğiz. Neden yazdığımızı ve yazının iyileştirici gücünü anlayacağız. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz hakkında daha önce düşünmediklerimizin farkına varacağız. Yazmamıza engel oluşturan durumları keşfedeceğiz; bu engelleri aşmanın yollarını bulacağız. Yazarak kendimizi ifade etme becerimizi geliştireceğiz. Konu bulmadaki sıkıntıları gidereceğiz. Yazabildiğimizi göreceğiz, yazma becerimizi daha ileriye taşımak istersek yaratıcı yazarlık ve öykü atölyeleri öncesinde üzerinde oynayabileceğimiz birçok malzeme biriktireceğiz. 

Çalışma Tarih ve Saatleri:

7-14-21-28 Mart Cumartesi 13.00-15.30 arası (Toplam 10 saat)

Yer: Yazı Çizi Çeki Atölyesi – 116/5 Sokak No:18 B Blok Birlik Apt. D:3 Bornova – İzmir

Bilgi ve Kayıt için: 0232 421 61 66 – bilgi@yaziciziceki.com

Beril Erbil

1982 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun olduktan sonra 2012 yılına kadar perakende sektöründe çalıştı. Kurumsal hayata veda etmesinin ardından 2013’te Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde Sosyal Bilimlerde İnsan Çalışmaları üzerine yüksek lisansa başladı. Bitirme projesini “Franz Kafka’nın Dönüşüm Adlı Eserinde Yabancılaşma” konusunda yaptı.

2015 yılında Yazı Çizi Çeki Atölyesi’ni hayata geçiren Beril Erbil, edebiyat atölyeleri düzenliyor, kurumsal eğitimler veriyor; editörlük, edebiyat ve öykü çalışmalarına devam ederken çeşitli dergi ve gazeteler için yazılar yazıp söyleşiler yapıyor.