Kendi Sesini Neden Duyurmak İstiyorsun?

Söyleşi: Beril Erbil

Melike İnci’nin son romanı Aşk Sıraya Girmez geçtiğimiz Nisan’da Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Sondan başlayan bir üçlemenin ikinci romanı olan kitap, diyaloglarla örülmüş kurgusuyla dikkat çekiyor. Yazı Çizi Çeki Atölyesi’nin ilk adımlarından beri desteğini hissettiğimiz sevgili Melike İnci’yle yazma serüveni, yazma rutinleri, yazının iyileştirici gücü üzerine küçük bir söyleşi yaptık.melike-inci-800x533

“Ben size doğum gününüzü sorarım, siz portakalı anlatırsınız” ile başlayan yazma serüveninden biraz bahseder misin?

Bu soruyla bu kadar zaman sonra karşılaşacağımı hiç ummuyordum açıkçası. Dikkatine hayran kaldım. Portakalı anlatmadan önce de yazdım elbette. Hatta ilk öykülerim hep şiddet gören kadınları anlatıyordu. O öyküler kim bilir hangi defterde şimdi. Geçici atamayla gelen bir öğretmenin bizi oyalamak için verdiği alıştırmalar. Sonra yukarıdaki cümleyi sarf eden öğretmenle bağımsızlığımızı ilan etmiştik. Arkadaşlarımın yazdığı metinler de gayet iyiydi, ama ben yazmadan duramadım. Duramazdım da… Hani susmayan tipler vardır ya sınıflarda, biz de birbirimize uzun mektuplar yazmadan duramazdık. Biz dediğim de Yasemin Pichler’le ben. Yan sınıflardan arkadaşlarımız bizim yazışmaları ödünç alıp okumaya bayılırlardı. Yasemin’in de benim de edebiyattan uzak kalma ihtimalimiz pek yoktu. Kalmadık da… O Almanca – Macarca – İtalyanca – Türkçe dilleri arasında çeviri yapıyor ve dilimize çok önemli iki eseri kazandırdı bile. Benim de hikâyemi az çok biliyorsun. Üniversiteye devam ettiğim dönemde bir süre mektup ve günlük dışında bir yazma eylemim olamadı, ama devam zorunluluğum sona erdiği andan itibaren yazmadan duramadım. Şiire yakın, şiir olmayan metinlerden, yavaş yavaş kurmacanın dünyasına geçiyordum. İlk roman girişimim 2002 yılındaydı. Tam kendimi kaptırıp yazarken bir noktada durdum. Bir şeyi yanlış yapıyordum. Bu arada elime ne geçerse okumaya devam ediyordum: Çağdaş yazarların kitapları, klasikler, popüler kitaplar, kendi keşfettiklerim. Kendi yazdığıma ısınamadım. Karakterlerin geçmişi ile ilgili bir yerde takılı kalmıştım ve çok araştırma yapmam gerekiyordu. Gelişi güzel de yazamazdım. Böylece o dosyayı bir daha elime almadım. Yine aynı senenin sonunda depresif bir anımda ilk otobiyografik romanımı yazıp bir zarfa koydum. 2003 yılında Alarm dergisine dört hafta konuk oldum. Sonra yine kendi kendime yazmaya devam ettim. 2007 yılında Kırılma Anları üçlemesinin ilk paragrafını bir deftere yazdım. Sonra karakterlerin kimler olduğunu, ilk roman için nasıl bir hazırlık yapmam gerektiğini planladım. Yukarıda bahsettiğim girişim gibi yarıda kalmasını istemiyordum. Sonrası malum…

Okudukça ve yazdıkça dönüşen bir kalemden bahsediyorsun. Yazmak içimizdeki yaratıcı ruhu nasıl ortaya çıkarır?

Yazar ortaya yeni bir şey koymak istiyorsa mecburen yaratıcı olmaya çalışacaktır. İşin kötüsü yazılmış eserlerin sayısını düşünürsek ortaya çok yeni bir şey koymak da çok zor. Burada kendi dilini oluşturma, farklılığını poetikası üzerinden gösterme gibi etkenlerin rolü büyük. Bunu büyük bir sorumluluk olarak görüyorum ve öncelikle o ruhu okuyarak, düşünerek beslememiz gerektiğini düşünüyorum.

Yazmanın iyileştirici gücü hakkında ne düşünüyorsun? Otobiyografik romanlar açısından da yorumlayabilir misin?

Elbette yazanı da okuyanı da iyileştirdiğini düşünüyorum. Kurmaca yazarken zaten düşünceler başka bir dünyaya, başka insanlara odaklanıyor. O süreç, herhangi bir kişisel sorun varsa, kendinden uzaklaşıp soruna nesnel bakmaya imkân tanıyor. En azından benim deneyimim böyle.

Otobiyografik romanlar açısından düşününce iyileştiriciliğini benim inkâr etmem mümkün değil. Depresyonun derinliklerinden o zarfa koyup kaldırdığım roman sayesinde çıkabildim. Sanırım tüm kızgınlıklarımı ve kırgınlıklarımı kusmuştum. Dört gün hiç durmadan toplamda otuz – otuz beş bin sözcükten oluşan bir roman yazmıştım. Sonra da rahat bir uyku çekip sanki hiç o bunalımlı dönemi geçiren kişi ben değilmişim gibi tatile çıkmıştım.

Yazma rutinlerin nelerdir?

Buna daha önce bir söyleşide kısa bir yanıt vermiştim: Yazmaya oturuyorum, yazıyorum. Bu kez öyle yapmıyorum. Her şeyden önce mutlaka her gün yazmak gerekiyor. Bu yüzden çantamda mutlaka bir defter ve kalem bulunuyor. Bazen günün yoğunluğundan gelen elektronik postalara bile yanıt vermediğim oluyor; ama mutlaka bir şey yazıyorum.

Her ne kadar önceden planlasam da yazmakta olduğum kurmaca metnin içinde çıkmaz sokaklara girdiğim zamanlarda sevdiğim bir şeyi Türkçe’ye çeviriyorum. Çeviri yaparken insan kendi dili hakkında çok fazla düşünüyor.

Tabii okumak da yazma eyleminin bir parçası. Her gün en az iki saat okuyorum. Cuma, Cumartesi ve Pazar bu süre çok artabiliyor.

İyi edebiyat sence nedir?

İyi edebiyat evrensel edebiyattır. Yuvarlak bir yanıt vermişim gibi duruyor; ama başka bir şey düşünemiyorum.

Yazma atölyeleri hakkında neler düşünüyorsun?

O atölyelere katılmış biri olarak yazma atölyelerini düzenleyen kişilerin yazarı serbest bırakabildikleri, herhangi bir kalıpla ya da türle sınırlandırmaya çalışmadıkları sürece yazma disiplinini edinme, kendi rutinini belirleme açısından çok faydası olduğunu düşünüyorum.

Herkes yazabilir mi?

Herkes yazabilir. Herkes yazıyor zaten…

Yazmaya gönül vermiş kişilere tavsiyelerin nelerdir?

Yine klasik bir yanıt vereceğim: Çok okumak. Çok okumak, çok çeşitli okumak ve bu okumaların sonucunda kendi sesini neden duyurmak istediğin üzerine çokça da düşünmek gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir